23 Temmuz 2012 Pazartesi

Ramazanın dördüncü, temmuzun yirmiüçüncü günü, sevgili telve. Dün uçakta pelteye dönmüş bedenim   yığın gibi taksinin arka koltuğuna gömülmüş, havaalanından beşiktaşa sahil yolundan hızla ilerlerken bu berbat, sıcak, nefes alınamaz kenti sevdiğimi düşünüyordum. Parmaksız taksici bana duyduğum en güzel iltifatlardan birini söylüyordu, daha güzeli asılmak için söylemiyordu, öylesine, içinden geldiği için, geveze bir adam olduğu için, yada e5 yerine sahil yolunu kullandığına çemkirmeyeyim diye, ne fark eder, istanbulu özlemiştim, camlarından boğazın nemi doluyordu ciğerlerime, özlediğim her karışını hızla geçiyorduk işte, kendimi bu yolculuğun büyüsüne kaptırmış, herşeyi unutmuştum.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Episode IX. Tiryaki

Sonra ara sokakta trafik kilitlendi ve durduğumuz yerde kalakaldık. Etrafıma bakınıp duruyordum, kafasına piyangocu şapkası geçirmiş bir adam ilişti gözüme, piyango bileti falan satmıyordu adam, sakalları, saçları uzamış, soluk gri renkte, yüzü bir ton koyusu. Elleri ile birşeyler sayıyormuş gibi yapıyordu sürekli, kaldırımın kenarında ki beton yükseltiye oturmuş, sırtını binanın duvarına yaslamış, sürekli sayıyordu. Bir ara başını kaldırdı, önce yol boyu dizilmiş arabalara baktı. Sonra önünden gelip geçen ve terdirgin bir yadsıma haliyle onu görmeyen kalabalığa. Birşeyler isteyecek sandım ilkin. İstifini bozmadı. Sadece bakıyordu. Arada saçlarını kaşıyor, arada saymaya devam ediyordu. Birden gençten güzelce bir kız, tatlı pembe türbanın çevrelediği sevimli yüzü hafif pembeleşmiş, eline bir poşet tutuşturdu, ve hızla kalabalığın içinde kayboldu. Adam poşete baktı. İçinden bir kutu ayran, bir de yarım ekmek arası döner çıktı. Oturduğu yerden kalktı. Çoktan kaybolup giden kıza doğru. Sonra gerisin geriye oturdu. Açmıydı? Poşetten çıkardıklarını geri koydu. Biraz duraksadı, sonra özenle önce ayranı çıkarıp yanına koydu. Sonra yarım ekmeği, sarılı olduğu kağıttan çıkarıp içini açarak ne var ne yok iyice bir baktı. Kapattı, tekrar kağıda sarıp poşete koydu. Biraz bekleyip, tekrar poşetten çıkardı. Durdu, ve önünden geçen orta yaşlı bir adama iki parmağını dudaklarına yaklaştırarak hayali sigarasını içiyormuş gibi baktı, adam fark etti hareketi ama sert bir baş işaretiyle reddetti, yürüdü gitti. Az daha cesaret edebilsem, yanımda ki sigara paketini uzatacaktım camı aralayıp. Korktum. Kent yaşamının sindirdiği iyilikseverliklerimiz. Yok. Bu iyi birşey değil. Bu halden anlamamı. Ekmeğine dokunmadan gelip geçenden sessizce sigara istemeye devam ederken adam, ilerleyip gittim.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

İlk çocukları ölünce, İki yıl sonra Onu evlat edinmişler. Belki ilk ölen çocuklarıyla aynı yaştaydı, dört yada beş. Sonra kadın yeniden hamile kalmış. Yeni gelen bebekle onu yetimhaneye geri bırakmışlar. Nasıl bir zalimlik. Ne hissetmiştir ki. Kadının 3 çocuğu olmuş. Bütün bu süreç içinde de her ne kadar geri almamışlarsa da hiç bir zamanda bırakmamışlar,  göz kulak olmuşlar ara ara. Onları suçlamıyorum demişti. Bunu söylerken beni seven herkes nasılsa bir gün bırakacak diyen küçülmüş gözleri. Herkesin koşulları. Hayat şartları zor. Nasıl bu kadar iyi olabilirsin ki demiştim içimden. Birşey söylemeden. Ne düşündüğümü biliyordu. Gözleri nemleniyordu hep. Her zaman. Daha sıradan bir şeyi anlatırken de. Aylar sonra bunun tam da bu şekilde olduğunu araştırıp öğrendiğimde, o zaman inanmadığım bu hikayenin iç burkan zalimliğine şaşırıp kalıyorum. Kendisine gösterilen sevgi ve şefkatin zamanı geldiğinde bir kenara itiliverecek, aldığın yere bırakılabilecek bir şey olduğunu gören bir çocuk hayatı boyunca birine ya da bir nesneye sevgi duyabilir mi?

Ya da bütün bir hayatını feda üzerine kurmuş bir annenin yetiştirdiği  çocukla ortak herhangi bir duygusu olabilir mi?

1 Temmuz 2012 Pazar

Yayıldım, çakıl, deniz, güneş, elimde kitabım, içim kıyıla kıyıla ailevi ilişkileri okumaktaydım. Kardeşler, amcalar, yeğenler, enişteler, gelinler vesaire. Birbirine girmiş, yer yer kördüğüm olmuş, yer yer kırıklıklar, sevgi ile dolu. Arka fonda 79 jenerasyonu. Önde insan olmanın, genç ve yaşlı olmanın heyecanları. İşte bende buna çok benzer şeyler yaşadım gerçekten demek için için. Fakat güneş yakıyor tabii, arada kitabı bırakıp, denize atlamak gerek. Deniz, açılıyorum, açılıyorum, pansiyonun sınırlandırdığı alanın dışına, taa ilerde demir atmış teknelere kadar, olmadı daha ileri, koyun bittiği düpedüz açık denize ulaştığın çizgiye kadar. Yalnızlık korkutur mu insanı. Özgürlük? İnsan kendini suda olduğu andan daha özgür hissedebilir mi? Bir Allahın kulu da dubalara itaatsizlik edip sınırını geçmiyor. Olsun varsın, ilerlemek varken. Durmak niye. Pansiyon sahibi amcalar, gruptaki güzel kızlara hafifçe asılırken beni de bu tek başına açılmalarım yüzünden korkutmaya çalışmaktan geri durmuyorlar, "kaplumbağalar var, kocaman, yani ben bile ürküyorum görünce, birde ahtapotlar var" Benle uğraşma amca, asıl aheste aheste küreklere, bak kızlar güzel, üstelik beğenilmenin ışıltısıyla gülümsüyor yüzleri, ardınızdan her ne kadar aa koskoca adam diyecek olsalar da, hallerinden memnunlar. Korkmuyormuyum? Ne demişler, hem korkarım, hem giderim. Elimde değil.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Bazen hayat yol alır. Sen alamazsın. Çakılıp kalırsın durduğun yerde. Kendi duvarlarına tosladıkça gerisin geri burun sızıltısıyla oturursun. Yağmur. Bu gece yağsın. Hani şu kaçıp gitmeye çalıştığım ama nedense bedenim gitse kendim gidemiyormuş hissine kapıldığım o tuhaf rüyadayım sanki. (Güzin geliyor sabahları. Türk kahvesi eşliğinde sıradan hayatlarımızı konuşuyoruz. Neden onunla arkadaşlık ettiğimi anlayamıyor bazen. Uyuz sevimsiz bir kadınım dışardan bakarsan, evin içine girince onunla kahkahalarla gülüşüme, küçük minikcik olaylara eğlenişime hayret ediyor. Güzin, beyaz küçük ayaklarıyla halının ucu ile oynarken, ve herşeyi anlatırken sessiz ona değer verdiğime şaşırıyor, bense hayatımda değerli olması gerekenlere şaşırıyorum). Sevgili telve. Seni özlüyorum çok.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Ah ah... "berbat sıcakları" başladı işte. Sürer gider bundan sonra böyle. İnsan nefes alamaz. Sabahın erken saatlerinde vize için cebelleştikten sonra bir miktar,  nefesiz bir yarım saat arabada geçirdikten sonra işyerine atıp kendimi, klimanın berbat soğuğuna teslim edecektim  ruhumu. (Ruhumu üşütüyorsun sevgilim) Berbat sıcaklarını bilmezmisiniz? Ama önce tekstil atölyesinin dibindeki büfeden iki paket sigara almaya çalıştım. Bu sırada en sevmediğim meslektaşımla burun buruna gelmeyeyim mi. Nezaketten mi ne aldığını anlamayayım diyemi bilinmez önceliği bana verdi eliyle yaptığı bir işaretle. Sonra aniden "siz falancalıydınız diymi ?" deyiverdi. Evet oralarda bi yerlerde doğdum. Başımı salladım. Birde memleketli olmak gibi bir talihsizliğe sahiptik. "peki feşmekanca biliyormusunuz?" hay senin feşmekancana. Ne bileyim. Falancalıyım diyorum sen feşmekancayı soruyorsun. "bilmem pek. az birşey konuşulunca anlarım" Başını salladı. "evet evet bende." Evet evet seninde. Zaten berbat sıcakları başlamış. Sinirlerim tepemde. Büfeci beni tezgahın arkasından görünce sigaraları uzattı. Kanser olduğuma hiç şaşırmayacak bu adam birgün duyarsa. Bizim tarafın insanı neden kafayı sıyırıyor acaba. Zeka taşması. Tabii. Başka ne olacak. Fazla zeka küpüne zarar demişler, o yüzden bizde çok. Yürüdüm gittim tekstil atölyeleri arasından. Odaya girdim.
"Yok anne, bende dinlenmiş olurum biraz işte" dedim. Annem pek inanmamış bir halde "iyi sen öyle düşünüyorsan sorun yok" dedi. Sesi soğumuş.
Yoruldum anne. Hadi kızımdan ayrılmam üzücü zaten, senin de buna üzülmeni istemiyorum. Bu benim üzüntüm. Sen bu yüzden mutsuz ol istemiyorum. Hem saçma bir üzüntü biliyorsun işte, ama elinde değil de bir yandan. Aynı durumdayız yani. Kızlarımız büyüyor, hayatla karşılaşıyor, küçük ve daha büyük sıkıntılarında artık herşeyi onun için çözemeyeceğimiz bir noktaya geliyorlar.
30 yıl önce sen ağlarken bana ağlama demişlerdi. Sen kendini bırakmış, içinden geldiği gibi ağlıyordun kaybına. Bir yetişkin yanıma geldi ve dizinin dibinden ayrılmayan minik bir çocuk olan benim kulağıma eğildi ve "sakın ağlama." dedi. "eğer sen ağlarsan annen daha fazla üzülür. O yüzden annen ağladığını hiç görmemeli."
Yoruldum anne. Sen görme diye ağlamamaktan yoruldum.