Temmuzun vahşi sıcakları. Ihlamur ağacının dalları camdan giriverecek kadar yakın olsa da, akşamüstü rüzgarıyla usul usul sallanması kâr etmiyor. Kahvaltının mutlulukla ilgisi olduğu gibi, sıcağın da mutsuzlukla ilgisi olmalı. Boşuna mı cehennemin sıcaklığı. İnferno. Kitaplarımı kendimle beraber kanepeye yaysam da okuyacak kadar iyi hissetmiyorum. Parmağımı yaktım diyorum doktora, daha erken bir saatte. Her gelişimde olduğu gibi içimden neden ağbim buralarda çalışmadı ki, gitti bir sahil kasabasında ömrünü geçirdi diye düşünerek hasetlenirken. İki merhemi karıştırıp sürmemi söylüyor. Boy, kilo? Arabayı park ettiğim sokakta yürürken hava ağırlaşmış, sanki durduğum yere bıraksam kendimi, herşeyden kurtulabilirim. Kendini güneşe teslim eden kadın.
21 Temmuz 2025 Pazartesi
19 Nisan 2025 Cumartesi
Tabii
ki, size ‘analiz yeteneğinden
yoksunsun, sürekli yalan söylüyorsun, bencilsin’ diyerek eşsiz ayrılığının
son cümlelerini
eden zamanaşımına çoktan uğramış sevgilinize “kork aprilin beşinden/ öküzü
ayırır
eşinden” diye cevap verirseniz ciddiyetinizden şüphe duyar. Haksız
mı?
Tabii ki haklı. Burada problem yazamayışın.
Yazamadıkça
şişiyorsun. Şiştiğin için deformasyon oluşuyor hayatının
her alanında. Bunu zamanaşımına uğramış sevgiline anlatmak zor. Bir zamanlar mizahı
sevdiğini, bir zamanlar komik bir şeyler söyleyebildiğini, onunla beraberken ağacının
solduğunu anlatmak zor. Kolun ayağın kesilene kadar, ya da akciğer kanseri olup
hayatta acı kavramına dair hiç bilmediğin boyutlarda kendini kaybedene kadar sigara
içmek istediğini, sorumluluklarından, uyum sağlamaktan, kendin olmamaktan, hiç
kimseden hoşlanmamaktan, insanların bomboş hırslarından çok yorulduğunu,
fiziken bu bedene ve zihne sahip olmanın getirdiği kısıtlılıklardan biri olan
sosyalleşme zorunluluğunu kabullensen dahi çok zorlandığını anlatmak zor.
4 Haziran 2024 Salı
Hava çok sıcak. Hava çok sıcak olduğu için mutsuzum. İşin en yoğun zamanları. Naife yüzüme baktı, "yardım edilecek bir şey varsa yapalım" dedi. Elinin körü dedim. Hayır demedim. Diyemedim bir şey. Bireysel bizim işler bilirsin, herkes kendi bacağından asılıyor. Naife de zaten bak ben bu yoğunlukta işlerimi bitirdim havasına söylüyor. Klimanın rüzgarı tepeme tepeme esiyor. Kapatsam bir dert. Açsam başka bir dert. Naife zalim zalim bakıyor, cam kenarı masaya geçerken iyiydi şimdi klimanın rüzgarı ile şenlen bakalım diyor gözlerinin ışıltısında. Aslında yıl sonunda olurdu işin yoğun zamanları. O zamanlarda soğuk olduğundan mis gibi çalışırdık. O zamanlarda Naife ve Zarife de yoktu zaten. Fazla mesaiden gece yarısına yakın bir saatte çıktıktan sonra binanın hala yanan ışıklarına bakıp, yine iyi ben bu saatte çıkabildim diye düşünürdüm. Şimdiyse zamane sanallığında dizüstü bilgisayarı eve götürüp uzaktan uzaktan çalışmanın getirdiği duramama hali. Babaannenin ineklerine verdiği isimlerle çalışma arkadaşlarını çekiştirme hali. Halsizliği. Okuduğum roman da öyle ansızın hissettirmeden bitiverdi, belki de tüm huysuzluğum bundan.
22 Mayıs 2024 Çarşamba
İşte şimdi ve burada yazabilmek.
Nihayetinde bir yerlerde yanlış bir şeyler olduğunun ikimizde farkındaydık. Sensin
lan tavuk, lavuk dedim ve ilişkiyi
bitirdim. Hayatın yanlışlarla geçmiş. Benim hayalimle konuşmak yerine benimle
konuşsaydın farklı noktalarda olurduk. İnsan yalnızlıktan duvarlarla konuşur semiaa,
buzdolabı ile konuşur, tabii şimdilik yalnız
olmadığından bilmiyorsun, ama sende yalnız kalacaksın.
Yalnız kalacaksın.
Ve korku ile acı ile arasında
yaşadıklarının değil de yaşamadıklarının esiri oluyor insan telve. Mesela ben.
Neden yıllardır yazıyorum telve diye. Olmadığın için tabii ki. Hayali arkadaşım
moduna girdiğin için. Akıl sağlığımın kenar köşelerine doğru ilerlemekte
olduğun için. Yazara gönderdiğim metinden blogu okumuş, işine yarayacak kısmı güzelce
kitabına koymuş, tabii ki olmamış, sırıtmış orda, bağlamından koparttığından yazının hissettirdiği
şeyi hissettirememiş, sana da gülücük yapmış yollamış. Bu mudur hayat.
21 Kasım 2023 Salı
Sanki okyanusa bıraktığın şişeyi biri bulmuş, içindekini okumuş, sana ulaşmaya çalışmış gibi. Oysa kendi kendine eğlendiğinden emindin. Olabilir mi? Belki de bir işarettir bu, bırakmamaya dair. Belki işaret edilen, işaret ve işaret eden arasındaki boğuntuda kaybolmana işarettir. Bırak bu post modern ayakları Semiha. Sen hala aydınlanma taraftarı değil misin.
15 Eylül 2022 Perşembe
Günler, aylar, yıllar geçmiş. Hayat değişmemiş. Sadece biraz daha yorgun ve biraz daha korkak, ama daha duygusuz ve umarsız olmuşsun. Mr.sandman. give me a dream gözünü seveyim. Yıllar sonra uykusuzluğunun gereksiz çalışan tiroid hormonundan kaynaklandığını anlamışsın. Ayda iki kilo almakla bir kilo vermekle ilaçlarını arttırıp azaltmaya karar veren doktor nabzın hızlı diyor. Doktor korkusu yüzünden diyorum. Dalga geçme benimle dingil ilacı arttırırsam kilo alacaksın diye korkundan söylüyorsun bunu demiyor. Hayat kendi yoğunluğunda akıyor. Senden bağımsız. Kendini iyi hissetmek istediğinde, kızının iskelenin kenarındaki merdivenden kendini denize bırakırken yüzünde ki gülümsemeyi hayal etmek yetiyor. Benzer bir sahnede annen kollarında, denizdesiniz, şimdi suya güven ve kendini böyle bırak diyorsun. Mutluluğun denizle ilişkisi.
8 Nisan 2022 Cuma
Kadın arıyor. Açmak istemiyorum, sabah daha yeni bir sinir krizi geçirmişim, sesim berbat, mutsuz ve öfkeliyim, en çok kendime öfkeliyim hem de. Yazamadığım için, kendim olamadığım için, ömrümün son çeyreğine girdiğimde bu kadar değiştiğim için. Telefonun sesi ay ışığı sonatı, odayı dolduruyor müzik. Bir süre sonra susuyor. Aramaya dönmeliyim. Sesimi düzeltmek için banyoya gidip yüzüme su çarpıyorum. Soğuk su panik atağını alır. Ama seninki panik atak değil. Düz bildiğin mutsuzluk. Boğazına kadar gelen dibe batma hissi sadece. Kadını arıyorum. Nasıl bir sesim varsa artık, her zaman ki neşeli sesi biraz kaygılı "öylesine aradım, nasılsın diye" diyor, yeni bir ağlama dalgasına gireceğimden korkuyorum, "yeni uyandım daha kendime gelemedim" gibi saçma bir gerekçe uyduruyorum, konuştukça ağlama dalgası yerini sakinliğe bırakıyor, yeni gelen bahardan, işyerinin can sıkıcılığından, işlerin yoruculuğundan bahsederken ara ara gülmeye başlıyoruz. Yakında zamanda görüşme dilekleriyle bitiriyoruz. Yorgunum. Telefonu kapatıp yeniden yatağa dönüyorum. Gün kendi sakinliğinde ilerliyor sadece.
19 Ekim 2021 Salı
Elime baskıları solmaya yüz tutmuş siyah kupayı alırken "stark house" yazısına bakıp gülümsüyorum. Şimdilerde çok uzak bir anı, anadolunun kuzeyinde bir sahil kentinde, bilinen neredeyse tek kitapçıda dönemin popüler dizisine ait metaların olduğu rafta kızımla kikirdeşiyoruz. Burda bu çeşitli kupa, ayraç, küçük defterleri bulmak yaşama sevincimizi arttırmış, kızımın artık genç kız olduğunu, benzer şeylerden keyif alabildiğimizi görmenin şaşkınlığı ve mutluluğu içindeyim. Kitapçıdaki yaşıtım adam doğal olarak kızımla gülüşmek yerine kendisi ile flört etmemin beni birşeyler satın almaya daha teşvik edecek birşey olduğunu düşündüğünden sürekli konuşuyor. Tabii ki adamla kikirdeşmek bana da iyi gelebilir, ama ne yazık ki bilmediğim bir şey bu. Otobüste muavinle, dükkanda satıcı ile, kuaförde saçınızı yapan adamla hafifletici konuşmalar, zararsız, sizi mutlu edecek şeylerdir, ama bilmiyorum işte. Bu gibi durumlarda sadece asık sert bir suratla durmak gelir içimden. Sonunda kasa da adam kupaya bakıyor ve tüm suratsızlığma doğru, gizli bir tarikatin üyesiymişiz gibi "hepimiz starkçı değil miyiz" diyor. Hayatım boyunca beni gülümsetecek bir anı bırakıyor.
30 Haziran 2021 Çarşamba
Oysa o kadar yazasım vardı ki. Ama biri benden önce bunun ne menem bir duygu olduğunu, hem yazmak istediğini, hem yazamadığını, bu yüzden nasıl bunaldığını, herşeyi, uzun ve renkli kelimeleriyle anlatmıştı çoktan. Bana ne kalmıştı. Kendi kendime küsüp, bunalmaya devam etmeliydim. Ama hava sıcaktı. İnsan tek başına bunalamıyordu da, birilerini de peşinden darlamak istiyordu. Kimse de yoktu. Yalnızlık kötüydü.
9 Mayıs 2021 Pazar
Sonra bir sabah uyandığında salonun
yerinde olmadığını görüyorsun. Salon yerine, evin koridorun sonunda bittiğini,
sadece mutfağa doğru hafif bir dönüş yaptığını. Çünkü salon senin için evin
önemli bölümüydü, günün neredeyse onsekiz saatini orada kanepenin sağ köşesinde
geçirmeye başlamıştın salgın günlerinde. Hayatın, yan tarafında duran küçük bir sehpa ile bir dizüstü bilgisayardan
ibaretti neredeyse. Sehpa kahveni koyduğun, durmaksızın içtiğin sigaranın külünü
serptiğin kültablasının bulunduğu mütemim cüzün. Neleri yitirdiğini
düşünüyorsun salonun gidişiyle. Kitapların. Güzelim yıldız ışıkların, ledli,
kütüphanenin etrafına sardığın. Telefona sarılıyorsun. “Evin salonu kaybolmaz
Semiha” diyor telefonun ucundaki ses. İnanmasa da temkinli bir gerginlik
içinde. Sıkıntılı huzursuz “bildiğin gibi değil işte, neyse ki mutfak var hala,
kahve içebiliyorum” diyorsun. Telefonun ucundaki ses sessizliğe bürünüyor.
Yorgunsun. Gözlerini biraz kapatmak için yatak odana dönüyorsun. Evin salonu belki
döner bu sefer yeniden gözlerini açtığında. Huzursuz bir umut içindesin.
24 Mart 2021 Çarşamba
Yaşın kırk yedi olmasından mütevellit, elimde tuttuğum kitabı gittikçe daha uzaklaştırdığımı, bir süre sonra bu uzaklaştırmaların da kar etmediğini fark ettiğim zamanlarda daha kötü bir şey oldu. Uzağı görmek için kullandığım ve genelde kontaklensle yaşayıp gözümün aslında miyop olduğunu bile unuttuğumdan pek hor davrandığım gözlüğüme basarak kırdım. O zaman vahim bir şey keşfettim, aslında kitap okurken burnumun üzerinde tutmak yerine, kafamın üzerine koyduğum ve taç olarak saçlarımı geride tutma işlevi gören gözlüğün bu konumu aslında yakına bakarken gözlüğü kullanamadığım, görmem yerine görmememi sağladığı için bunu bilinçsizce yaptığım. Miyopi acısı, hayatta iki seçenek bırakıyordu. Uzağı görmek için gözlük kullanıp yakına bakarken gözlüğü taç yapmak, ya da kontaklense devam edip bir yakını görme gözlüğü edinmek. Her halde en az bir gözlük kullanmak zorunda kalmak. Acı ve keder içinde gittiğim göz doktorunun daha dahiyane bir fikri vardı. İki gözlük yerine üç gözlük reçetesi verdi. Uzak için, kontaklens kullanırken yakın için ve kontaklensi çıkardığımda ne tam yakın ne tam uzak olan mesela masa ortasında duran bilgisayar ekranı gibi orta mesafe gözlüğü. Bundan sonrası sizin için biraz daha karışık olacak diye ekledi.
14 Mart 2021 Pazar
Yan köylüm, iş arkadaşım arıyor. Beraber çalıştığımız zamanlar üzerine yıllar geçmiş başka şehirlere savrulmuş, sonra daha başka şehirlere tayin görmüşken. Tayin olunmaz bazen tayin "görülür". O gördüğünü hem iliklerine kadar hissedersin, bambaşka bir şehirde, tanımadığın, bilmediğin bir kültürün orta yerinde kaldığında. Nasılsın iyi misin bu pandemi ne uzun sürdü gelenekselleşmiş kalıp konuşmaların ardından film öneriyor. Hepimiz bunaldık tabii. Bu memleketlimin bana böyle "bayanlar çok beğeniyor bu filmi" dipnotuyla önermesi yoksa başka türlü açıklanamaz. Yahu benim bayanların çoğunluğunun beğendiği neyi beğendiğimi gördün? hatta beylerin? Çoğunluğun baylı bayanlı beğendiği bir şeyi benim beğendiğimi ne zaman gördün. Bu pandemi yüzünden hep, karantina yüzünden. Sakinim ama.
12 Şubat 2021 Cuma
Semiha elindeki tableti bıraktı, gözlerini kapattı ve parmaklarıyla gözlerine bastırdı bir süre. Okuduğu kaza sahnesi yaşadığı ile birebir örtüşüyordu. Kelimelerin arasında arkadaki arabanın kendisine çarptığında çıkan sesi duymuş gibiydi, sonrası kapkaranlık belirsiz bir sürenin ardında döndüğünü, elinin ayağının bir uzantısı, uzvu haline gelmiş gibi kullandığı arabanın aslında ondan bağımsız bir teneke olduğunu fark ettiği yine de hiç bir şeyi fark edemediği bir boşluk. Karanlık. Aklına ilk gelen şey "frene basmalıyım" cümlesi oldu niye sonra. Ama fren her zaman ayağını uzattığı yerde değil miydi? freni bulamadı bir süre, sonra derin nefes aldı tekrar, frenin nerede olduğunu düşünmeyi bıraktı, arkasından bir başka araç bir kere daha çarptı bu sefer hafifçe, çarpan araba ilerledi, sağa çekti ve durdu. Semiha aynı şeyi yaptı, sağa çekti aracı ve durdu. Durduğunda freni bulduğunu fark etti. Kapıyı açtı ama inmeden kızını araması gerektiğini düşündü, şimdi de telefonu bulamıyordu. Arabadan inip koltuğa baktı, akşamın karanlığında pek bir şey seçemiyordu. Kendisine ilk çarpan araç çok geride kalmıştı, demek ki o kadar süre savrulmuştu, ikinci çarpan araçtan inen adam yanına geldi, iyi misiniz dedi, sanırım dedi Semiha, telefonuna ulaşmalı ve kızını aramalıydı, kızı onu alması için bekliyordu, 20 km ilerde, ve saat daha geç olursa herhangi bir toplu taşımaya binemezdi eve dönmek için, adam telefonuyla birilerini aramaya başlamıştı. Nihayet telefonu bulduğunda onu telaşlandırmadan eve otobüsle dönmesi gerektiğini hafif bir trafik kazası geçirdiğini ama işlemlerin uzayacağını söyledi. Makas atarak en sonunda güvenlik şeridinde duran minibüse çarpan, çarpmanın etkisiyle yola uçan ve Semiha'nın en son önünde uçarak düştüğünü gördüğü motorcu çok gerilerde yerde yatıyordu. Semiha havadaki adamı görünce frene basmıştı, çarpmamak için sola kırmıştı, ama tam o sırada en sol şeritten arkadan kendisini sıkıştıran araç yüzünden canından bezmiş, orta şeride geçmekte olan araba saatte 100 km hızıyla arkadan çarpmıştı. Bu açılı vuruşla Semiha'nın minik sevimli kırmızı arabası bilardo topu misali kendi etrafında dönerek savrulmuştu. "İlk büyük kazanız mı?" diye sordu ikinci çarpan arabanın sürücüsü bu sefer de. "ilk kazam" diye mırıldandı Semiha. "Çok iyi kurtardınız ama refüje çarpmadan" İyi mi kurtarmıştı ki? Hiç bir şey hatırlamıyordu Semiha. Kocaman karanlık bir boşluk. Sonrası polisin tutanağında motorcuyu kurtaran ve kendi aracını feda etmiş olan Semiha. Karakolda ifade alınması için diğer üç sürücüyle birlikte beklerken ikinci çarpan aracın sürücüsü "masumlar apartmanını izlemiş miydiniz" dedi ortaya. Bahsettiği dizi bir araba kazası ile başlıyor, sonunda birbirlerine aşık olan iki araç sürücüsü evleniyordu. Semiha o an çok sinirlendiğini sandı. Oysa asıl, üç gün sonra iş arkadaşı Semiha'nın geçirdiği kazayı diğer iş yeri sakinlerine anlatırken "yok canım akşam 9 değildir o, sabah 9'dur kazanın olduğu saat, akşam 9 da basın ekspres yolunda ne işi olur ki Semiha'nın" dediğini kendisine böyle açıkça söylerken sinirlendi.
13 Ocak 2021 Çarşamba
15 Ekim 2020 Perşembe
'Gönül Yarası'nın
en çarpıcı konuşması kızının Nazım hoca ile yaptığı değil midir. Onbeş yıl
sonra filmi tekrar izleyip tekrar hüzünlenirken, ne kadar sahici olduğunu
düşünüyorum. Bir hafta önce arabada, bir otobüs terminalinin boş park yerinde,
Ankara'dan gelecek otobüs gecikmiş, beni kaygılarımla ve yorgunluklarımla baş
başa bırakmışken günün kaçıncı sigara paketini açmıştım, 'On'u beklerken. Otobüsten inişi,
ağır ağır yürüyüşü arabaya doğru, bakınca bu adamın bu arabaya sığmayacağını
düşündüren devasa sevgili. Filmin en
yakıcı cümlesi “bir üçüncü yol yok mudur?” o zamanlar en çok dikkatimi çeken
anıyken, şimdi, Nazım hocanın kızının gözünden eleştirilirken kurulan
cümlelerine takılıyorum. Çok vatansever bir öğretmen olduğu için kendi kızını
ihmal eden yaşlı adamı için için yadırgayan seyirciler, yıllar içinde değerleri
uçup giden saldım çayıra mevlam kayıra hocalarla, özel sektörün zalim tüccar
zihniyeti altında öğrenciye değil de veliye hizmet veren hocalarına dönüştüğünde
mutlu oldular mı ki. İyi mi böyle?. Bir hafta önce bu saatlerde. On, dört ay sonra yanımda, sağ
koltukta oturmuş, sigaramı yakmış, eli elimde, gece, istanbul, yol. Hayat bana
daha ne verebilir ki?
10 Eylül 2020 Perşembe
Kadının küçük kahverengi gözleri yüzümde. Sigaranın kokusu ne güzel geliyor diyor. Sahte sarışın, kısa saçları ensesinin üzerinde. Altı yıl oldu bırakalı ama hala rüyalarıma giriyor. Bir gün onun gibi olacağımı düşünerek derin bir nefes çekiyorum sigaramdan. Hatta bir aralığında hayatın, çok tanımadığım birine tam bu cümleleri kuracağım. Yalnızlıktan ve mutsuzluktan uyuşmuş olarak, öğle güneşinin altında, yangın merdiveninde ayakta dururken. Sağlığımı kaybettiğim için mecbur kaldım. Onaylar gibi başımı sallıyorum. Doğru bir neden.
On geçmişte bir zamanda arabada sağ koltukta oturmuş dışarıyı izliyor. Geçmiş zaman olur ki. Gölü izliyor, önümüzdeki küçük yeşil alanda yürüyen yaşlı çiftler, gençler, çocuklu kadınlar. Bahar, gün batımı. Zaman akıp gidiyor, şimdi çok uzaklarda, gölü hatırlayarak hüzünleniyorum nedensiz. İçimde derin bir boşlukla kadına bakıyorum. Gitmeyecek, bu anda yalnız kalmak istediğimin farkında değil, yorgun olduğumun. Farkında olsa bile iş arasında yangın merdiveninin kafes görüntüsü içinden aşağıdaki inşaat şantiyesine bakma lüksümü esirgiyor. Şantiyede gezinen sarı ya da turuncu yelekli çalışanlara bakıp bir yerlerde bu şekilde yürüdüğünü hayal etmeme izin vermiyor. Sessizlik anları bu kadınlara göre rahatsız edicidir, huzur verici olmak yerine. Bu yüzden konuşmayı sürdürmek zorunda hissediyor. Ben susmak istiyorum.
8 Ağustos 2020 Cumartesi
27 Haziran 2020 Cumartesi
Hayatın bir kıyısında bekliyoruz. Bir grup ebeveyn. İçeride çocuğunun kaygısı ile yorgun. Adam yanında duran çocuğuna bakıyor, nasihatler verirken telefonu çalıyor. Karısı. Yusuf girdi içeride diyor. İlyasla oturuyoruz diyor. Yemek yapma gelince kebapçıya gideriz, olsun sen yemek yapma, tamam gelince konuşuruz diyor. İlyas'a dönüyor sonra, insan gidip çoluğuyla çocuğuyla yiyemeyecekse ne diye çalışır para kazanır diyor. İçim acıyor. Erkek olmadığım için bir kere daha seviniyorum. Toplumun beklentileri ne kadar ağır, ne kadar çaresiz kalabilir insan. Kadın olarak da toplumun beklentilerini karşılayamıyorum ama pek umurumda değil. Kadın olarak beklentileri karşılayamamak beni bağlıyor sadece. Doktor bana rose şarabıyla tortelliniden oluşan akşam yemeğinin fotoğrafını gönderiyor. Şarap kadehi buğulanmış, nefis görünüyor. Doktor otuzsekiz yaşında üçüncü evliliğini kendisinden ondört yaş küçük bir kadınla yapmış. Aradan on yıl geçince sıkılmış, şimdi yaşıtı olan bana yazıyor. Hayatın kıyısında oturmuş bekliyoruz. Hava sıcak. Haziran sonu.