21 Kasım 2011 Pazartesi

Geç Kalmış Episode III: Dostluk

     "Ne yapacağımızı bilmiyoruz, çok kötüymüş, yardım da alıyormuş aslında, ama hiç gülmüyormuş, sürekli soruyormuş evli insanlara, yeni evlendiklerinde ne yaptıklarını, nasıl atlattıklarını, sürekli, ve herkeze, herkesle paylaşmazsın ki yaşadığın sorunları? ... Bir tek kocasıyla konuşmuyor büyük ihtimalle, kocası herşey yolunda sanıyor, hayır diyemiyor hiçbirşeye, sonra kendi kendini yiyor, O kadar kötü bir halde ki"
    "Neden hayır diyemiyor? Kendini çok yalnız hissediyor..Ailesi nerde? hiçbirşeyin farkında değiller mi?"
   "Bilmiyorum ki, çok umurlarında değil yada hiçbirşeyin farkında değiller. Ama o kadar değişti ki"
     Hatırlıyorum. Kısa süren bir tanışıklığımız olmuştu. Şu karşınıza çıkan neşeli, sizi güldüren, sevimli insanlarından.
    "Hep birlikte bir ziyaretine gitsenize"
   Bazen bir dostunuzun  yalnış yaptığını görürsünüz. Elinizden birşey gelmez. Durup seyretmek dostluğunuza en az halel getirecek alternatif olabilir, aksi takdirde dostunuz sizi acımaz bulabilir, yada kıskanç, ya da kimbilir başka ne bulur savunma mekanizmasının körleştirdiği algısı ile. Telefondaki ses de bu çelişkiyi yaşıyor, dostunu gücendirme ihtimaline karşılık dostunun iyiliği?
     Bütün bu çevremizi saran faydacı ilişki biçimlerimizden, sıyrılıp birileriyle de "dost" olabilmek. Göz göre göre yaptığınız hatalara rağmen "her halükarda arkanda olacağım, bir gün sendelersen orda olacağım" cümlesini duyabilmek.
Uyandı. Güneş hayli yükselmişti gökyüzünde, pencerenin hiçbir zaman tam kapanmayan güneşliğinin aralı bıraktığı kısmından tam da gözlerine doğru vuruyordu sıcak ışığı. Hayli huzursuz bir rüya görmekte olduğunu hatırlardı, çok karanlık bir teknenin lombarından bakmaya çalışıyordu, dışarda fırtınalı bir deniz olduğunu göremiyordu ama biliyordu. İyiye yorulacak bir yanı yoktu hissettiği kaygının. Yinede gözlerini açmamıştı hala. Düşünüyordu. Geç kalmış olmalıydı zaten. Kalkması için nedenini yitirmişti. Böyle kalabilirdi. Açlık daha dayanılabilir olduğundan, susuzluğu kendisini zorlayana kadar kalabilirdi. İlk komşusunun telefonuna attığı kısa mesaj sesi duyulurdu sessizlikte. Kahveye gel. Yada buna benzer birşey. Gelmeyeyim. Seni görmek istemiyorum. Kişisel olarak düşünme, kimseyi görmek istemiyorum. Cevap yazamayacaktı nasılsa, O da her nasılsa kahveye gelemeyecek olduğunu düşünürdü. Cevap beklermiydi acaba. Gelemeyeceğim. Bazen beklerdi. Bazen uzun süren sessizlik yıpratıcı bir hayıra denk gelirdi nasılsa. İş arkadaşları merak ederdi, bir kısmı, kalanları umursamazdı. Öğleye doğru telefon açarlardı, belki de çok gerekli değilse bunu da yapmayabilirlerdi. Akşama kadar idare edilebilirdi rahatlıkla, önemli olan akşamdan sonrasıydı. Akşamdan sonra rutin olarak telefon konuşması yaptığı bir kaç kişi arardı, eğer cevap vermezse kaygı duyabilecek annesi, başka bir şehirde yaşayan arkadaşı, telefonu zorlardı. Telefonu zorlamak. Cansız bir cisimi nasıl zorlayacaksın ki? Yinede gözlerini açmak istemiyordu, eninde sonunda güne başlamak zorunda olsa bile insan, sadece biraz daha ertelenebilir miydi ki? Açmadı gözlerini. Huzursuz, mutsuz, tanıklık etmek yada dahil olmak istemeyerek hayata, biraz daha kaldı.

15 Kasım 2011 Salı

EPİSODE IV : KADIN OLMAK VERSUS YAZAR OLMAK

Bu coğrafyanın ilk kadın romancısı Fatma Aliye Hanım, 19yy sonlarında doğmuş,  babasından gizleyerek kitap okumuş, ve yaptığı ilk çevirisinide “bir hanım” diye imzalamış.

Kadının Adı Yok’u ilk okuduğumda neden yok diye düşünmüştüm.

“Erkek işi addedilen yazarlığa geçişinde başta Ahmet Mithat olmak üzere hep erkeklerin onayına gereksinim duyması, onların yörüngesinde titizlikle tutulması Aliye'deki bu iki sesliliği yaratır. Görenek içinde batılılaşmaya çalışan, erkek öğretmenlerinden aldığı derslerle kendi dilini yaratmaya uğraşan Aliye baskın erkek söyleminin dışına çok az çıkabilmiştir. Dolayısıyla Aliye'yi feminist bir yazar yapmaktan alıkoyan bu paradoks olduğu gibi, kadınca arzularının gerçek ve kendiliğinden olduğuna dair klasik yanılsamadır. René Girard'ın arzularımızın özgün ve kendiliğinden değil aksine öykünmeci (mimetik) olduğunu savunuşundan hareketle Aliye'nin romantik arzusunun da ödünç alındığını, kendisine eril bir dil tarafından dikte edildiğini söyleyebiliriz. Fatma Aliye'nin yazarlığındaki bu çıkmaz, yazar oluşunda önemli etkisi olan iki 'baba'nın varlığında odaklanır. Öz babası tarihçi, hukukçu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa ile edebi babası Ahmet Mithat, onu desteklerken denetimi ellerinden bırakmazlar.

..



Dönemin birçok aydını gibi Cevdet Paşa da hakiki bir 'terakki ve tebeddül' sağlanabilmesi için kız evladının eğitimini yönlendirmiş, ama onu derin bir İslam bilgisinden de yoksun kılmamış. Batılı çağdaşlarının aksine kendi adıyla yazan bir kadın olarak modernleşmeye geçişte etkili 'feminist' yanı bu nedenle hep gölgede kalmış; batılı üvey babanın doğulu kızı olmuştur adeta Aliye. Mithat, onu bir kadın yazar olarak lanse etse de bunun gelenekler dahilinde yapıldığını, Fatma Aliye'nin yazarlığının yanı sıra ahlaken de mükemmel bir kadın oluğunu sık sık yineler. Yazarlık, ahlakı doğal olarak barındırmaz bu görüşe göre, çünkü ahlak sadece görenek içinden kurulan tabular silsilesidir. Ahmet Cevdet Paşa ile Ahmet Mithat'ın hem kültürlü bir kadın yazar, hem de iffetli bir anne-kadın yaratma arzularının mükemmel bir tatmin alanıdır Fatma Aliye...”(Radikal kitap, 343, Hanede Öğüt)



               Fatma Aliye üzerine yazılmış bir kitap: “Fatma Aliye: Uzak Ülke”. Kitabın tanıtımını yapan sitede yer alan not:

ilk kadın Türk romancı Fatma Aliye’nin doğumundan ölümüne kadar tüm hayatı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun “Fatma Aliye: Uzak Ülke” adlı kitabıyla okurla buluşuyor. Yazara göre Aliye’nin kendi vatanı içinde kendini ‘uzak ülkede’ hissetmesinin nedeni, İslamcı yaklaşımıydı. Mustafa Kemal’in yaptığı yenilikler kendini uzakta hissetmesine neden oluyordu. Ama bir yandan da Latife Hanım ile mektuplaşıyordu.
Saltanatın kaldırılması, alfabenin değişmesi ve padişahın düşürülmesi demek, geçmişten vazgeçmek demekti ona göre. Geçmişinden vazgeçmiş olan da her şeyinden vazgeçmiş olurdu. Fatma Aliye’nin, kimilerine göre asıl belirgin özelliği feministliğiydi, kimilerine göreyse İslamcılığıydı. Kitabın yazarı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ise, kendi dünya görüşü çerçevesinde değerlendirdiği Fatma Aliye’nin muhafazakâr yanına daha fazla vurgu yapıyor.



               Fatma Aliye’nin yakın zaman tartışmaları, 50 liralık banknotları üzerindeki resimlerine dair. Neden cumhuriyet dönemi kadın yazarlarından biri değil de, Fatma Aliye sorusu etrafında düğümleniyor. Gönderme ilk oluşuna mı, yoksa muhafazakar ve Osmanlı oluşuna mı? Yoksa edebi yetkinliğine mi.

          Edebi anlamda olmasa da, benim tanıdığım en yetkin Fatma, annemdir. Zamanı geldiğinde, kendisinden başka hiçbir güç noktası, dayanağı olmaksızın himaye altına girmeyi reddeden, çocukları ve kendi yaşamı üzerine bütün çevresi tarafından yapılan çeşitli kurguları reddederek kararlarını alabilen ve uygulayabilen kadın.


21 Ekim 2011 Cuma

Episode II: Geç Kalınmış Yalnızlık

Hayat size düş gördürür. Tercihen erken uyandırır. Bazen erken uyanmak sizin için kötü, kalan herşey için iyidir. Bazen düşe kaldığınız yerden devam edebilmek için tekrar uyumak istersiniz, nadiren gerçekten aynı düşe uyuyabilirsiniz, nadiren hiç yakalayamayacığınız bir kabusa döner. Sayısız sıkıcı ve yorucu gerçek hayat deneyimlerinizin aksine düşlerinizde sizinde katkınız vardır, bilinç düzeyinde olmasa bile, bilinçaltı bir parçanızdır, ona dair şeylerde gerçekten çok daha size aittir.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Episode I:  Navigasyon cihazı olarak kalp.

Kalp gözünüz açık değilse bu aşk meşk işlerinde hislerinize güvenmek hayli yararsızdır. Üstüne üstelik sizi hayli zor durumlarda bile bırakabilir. Bakınız Semiha'nın içler acısı hali. Her kadın da olduğu gibi Semiha'nın feci şekilde kandırılma ihtimali gerçekleştiğinde koltuğunda oturdu, geriye doğru yaslandı, ve tüm hücrelerine kadar salak hissetti kendini. Öğrenilmiş salaklıklar. Birde sürdürülebilir salaklıklar vardı, kontrolsüz salaklığın, sürdürülebilir olana indirgenmesi.

"Yığın romanda ne arar? Bir vakit geçirme, bir dinlenme, gündelik hayattan uzaklaşma. Okuduğunu kolayca unutur, her kitap yenidir onun için; okuduğu, yaşayışının özünü etkilemez pek."

Kalp gözünüz açık olmasa da, Cemil Meriç var, Kırk Ambar var, ve hayat bunlarla da karşılaşmayı getirecek küçük mucizlere açık.

Semiha 'inkar/suçluluk/kızgınlık/kabullenme' travma sonrası tepkilerini alabildiğine yaşadıktan sonra kitabını eline aldı, ve kendini yığının bir parçası olarak hissederek okumaya devam etti.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Servade’nin telefonda sesi kıpır kıpırdı, “bilmiyorum, ne hissedeceğimi, ne düşüneceğimi, çok garip hissediyorum kendimi” diyordu. Müfide ilgiyle “neden? Ne oldu ki?” dedi. Bir an ikiside sustular. Müfide merakla “yoksa?... hayrolsun, anlatsana” dedi. Bu imayı biliyordu Servade. Birden sesi soğudu, uzaklaştı, artık ne anlatsa Müfide’nin anlayamayacağını, kendine ördüğü dev halkanın içinde hapsolduğunu düşündü. Kendi payı da vardı Müfide’nin bu halinde. Kızmadı bu yüzden, “dervişin fikri neyse zikri de o olurmuş”diye mırıldandı. Müfide, 40lık genç kız, kıkırdadı, “Haklısın” dedi mahçup.


Oysa yazma serüvenleri karşılaştırmıştı onları. Servade günlerce uzun uzun anlatırdı romanının karakterlerini, ne olup bittiğini hiç anlatmazdı, sadece kişilikler üzerine konuşurlardı. Müfide’nin küçük evinde, çay ve sigara eşliğinde sabahlamışlardı kaç kere, esasoğlan’nın bıyıklarına, uzun zayıf yapısına, kuzenlerinden biriyle çocukluğunda yaşadığı tuhaf istismar hikayesine kadar her ayrıntısını konuşmuşlardı. Servade ana karakter üzerinde konuşurken kendinden geçer, heyecana kapılır, odanın ortasını neredeyse tamamen kaplayan orta sehpa etrafında dönerek volta atarken Müfide onu sessizce dinler sonra basit bir soru ile bütün herşeyi değiştirebilecek bir fikir ortaya atardı. Böyle anlarda Servade alıp başını giderdi hızla, Müfide bunu hiçbir zaman kabalık olarak algılamazdı, gitmesi ve yazması gerektiğini, yalnız kalıp bunları düşünmesinin önemini bilirdi. Bunun dışındaki dostlukları Servade’nin yaşça küçük olmasına rağmen Müfide’ye yaptığı ablalıkla geçerdi, hayatına ilişkin eleştiriler yada tavsiyeler. Bir gün Servade yalnızlığının iyice sivrilttiği dişilikten uzak sesiyle Müfide’nin evlenmesinin ne kadar elzem bir durum olduğunu söyleyerek ve acımasız gelecek tahminleriyle düpedüz Müfide’yi incitecek kadar sert bir konuşma yapmıştı. O güne kadar bu ihtimali hiç düşünmemiş olan Müfide birden bu karamsar gelecek tablosu karşısında korkuya kapılmış, sanki herşeyi kendi elleriyle inşa etmiş olan kendisi değilmiş gibi, bir anda esecek kuvvetli bir rüzgara kapılıp dağılacakmış duygusu içine iyice yerleşmişti. Sonrasında birkaç ufak tefek olay, günlük sıradan sendeleyişler korkuyu kuvvetlendirmişti.

Servade romanın son sayfalarına geldiğinde,tuhaf bir ağırlaşma hissetmişti, zamanın akışı, bedeninin ve ruhunun yorgunluğu gün geçtikçe, sayfalar ilerledikçe ağırlaşıyordu, neredeyse yarattığı karakterlerin gerçek, yaşadığı dünyanın kurgu olduğuna inanmaya başlamıştı, evden çıkmadan uzun günler geçiriyordu, yinede ancak bir yarım sayfa kadar yazmış oluyordu, kendine kızmamaya akışına bırakmaya çalıştıkça bocalayışı artıyordu. Bir akşam Müfide aramıştı onu, hayatında biri olduğunu, ne hissettiğini, heyecanla, bir solukta ve şaşkın bir halle anlatmıştı. Bunun kendi dışında tüm kadınların başına gelebilecek bir durum olduğuna neredeyse emin olan Servade gülümseyerek arkadaşının bu hoşluk haline kendini bırakışını dinlemişti.

Şimdi telefonda “haklısın” diyen sese karşılık içinde bir kayıp hissi yaşıyordu Servade, romanını tamamlamıştı, yıllarca uğraştığı emek verdiği, düşündüğü, hayal kurduğu, neredeyse çocuğu haline gelmiş romanı bitmişti, ve yanıbaşında kendisini en çok duyabilecek seslerden biri bunu ıskalamıştı işte. Neden. Sarhoşluğun hissizliğimi. Kadınlığın kodlarına yerleşen bu vıcık vıcık duygusal hal. Kendini tuhaf hissediyordu. Telefonu kapattılar sıradan vedalaşma sözcükleriyle.

6 Ekim 2011 Perşembe

Bu gerçek dışı oyunun parçasıydık ikimizde. Biliyorduk, ve oyunu kendimizce genişletiyorduk. Köprünün kıyısında durmuştuk bir öğlen. Geçecektik. Çünkü yaşam bizi yalnızlaştırmış, omuzlarımıza ağır yükler bırakmış, sınavımızı zorlaştırmıştı. Öyle mi düşünüyorduk, düpedüz inkar edişimiz vardı bir de bunu, işte herkes kadar diye geçiştiriyorduk,  ara ara ilk kez bir aynayla karşılaşan kedi gibi pençemizi sırlı cama vurdukça aksimizle karşılaştığımızı anlamanın şaşkınlığına kapılıyorduk. Etkileyici olan bu muydu. Sonra tutkuyla kendi "ters" görüntümüze bakıyorduk, hayatın her alanı bize tam zıttını sunmuştu, herşeyin tersini. Zıtlık, terslik içinde serpilip gelişmiş benzer iki ruh.