26 Eylül 2010 Pazar

"okumuyor, kelimelere bakıyorsun sadece" dedi yazının sahibi. Gözlerimi kapattım bir an. Google da araştırılacaklar; ruskin, vertigo.
"rafa proust kitaplarını dizip, "ben proust severim arkadaş" deme cüretini gösteren dıngıloşlara "ruskin?!" deyiveriniz, sıcak çaya attığınız bir şekerden daha hızlı eriyip gidecektir, suya karışacak ve çayın kendine özgü kızıl kahve rengindeki o berrak tonaja bulanıklık katacaktır bozuk hamuruyla"-arsan dolay
Bende eriyecek edepde kalmamış. Utanmaksızın üstelik Susam ve Zambaklar ı da okumaya kalkabilirim. Birde farklı olduğuma dair duyduğum inanç ile barışabilsem, "yadırganacak olan benim varlığım berikininki değil" cümlesi lime lime doğramazdı beynimi.

19 Eylül 2010 Pazar

adalet üzerine adil olmayan bir sohbet

doc holliday (ci) semiaa (@) kanun adalet için konmaz:)
semiaa (@) doc holliday (ci) :)
doc holliday (ci) semiaa (@) kanun düzen için konur
semiaa (@) doc holliday (ci) haklısın.
semiaa (@) doc holliday (ci) ama ama:)
semiaa (@) doc holliday (ci) şu ayırımı yapan nedir
doc holliday (ci) semiaa (@) :))
semiaa (@) doc holliday (ci) adalet değilmidir
semiaa (@) doc holliday (ci) diyelim ki komşum benden sigara çaldı
semiaa (@) doc holliday (ci) adamın biri banka hortumladı.
semiaa (@) doc holliday (ci) ikisi arasındaki ceza farkını
semiaa (@) doc holliday (ci) adalet sağlamaz mı
doc holliday (ci) semiaa (@) adaleti uygulayıcı tayin eder
doc holliday (ci) semiaa (@) kanunlar degil
doc holliday (ci) semiaa (@) düşünen biri için bu ikisi arasında ucurumlar vardır
doc holliday (ci) semiaa (@) adaleti yasa temin etse
doc holliday (ci) semiaa (@) bilgisayarların yargılama etmesi gerekir
doc holliday (ci) semiaa (@) di mi?
semiaa (@) doc holliday (ci) bu ikisi arasındaki ceza farkı
semiaa (@) doc holliday (ci) kanunlarda yazılmıyormu?
doc holliday (ci) semiaa (@) kanunlar adalet koyucunun nası hareket etmesi
gerektiğine standart belirler
doc holliday (ci) semiaa (@) düzen olsun die
semiaa (@) doc holliday (ci) hım
semiaa (@) doc holliday (ci) ana kavramlar kanunda belirlenir yafu:P
doc holliday (ci) semiaa (@) :)

senin bu konusmadaki temel engelin
maalsef
insanlıgın en temel bilgi problematiği
semiaa (@) doc holliday (ci) bilgisizsin diyorsun:)
kibar bi şekilde:)
doc holliday (ci) semiaa (@) bilgi ile olan alışverişin çok arızalı
henüz kelimeler kavramlarla olan ilişkin tanımsız
kullandıgın kavramlara hakim değilsin
bu imkansız gibi bişi artık
zira hayat bir bombardıman gibi yagdırıyor
ve kontrolsüz bir ögrenme edinme süreci
kavramların özünden kopmuş
ve doğal olarak o kopuk kavramlarla düşünen insan da savruk
modern olma iddiasındaki birisinin adalet "işleyişi" konusunda
bile fikri yok
bu yabanlık
malsef insanlıgın mahvı aslında
ama gözle görünen yine de güneşin doğmasına engel degil
herkes o gayya kuyusunda oldugu için tuhaflık yasamıyorsunuz
adaleti kanunların tesis ettiği/etmesi gerektiği gibi bir düşünce:)
bu fiilayata nası akseder 2 dk düşününce insan dehşete kapılıyor
nazilerde bile bu hayal ötesi bi aşırılık kabul edilirdi kesin
aslında ne dediğini bilsen kendine şaşırırdın:)
semiaa (@) doc holliday (ci) ne dedim hakkat :))
semiaa (@) doc holliday (ci) hala öle düşünüyorum ki:)
semiaa (@) doc holliday (ci) du ben bunun üzerine düşüneyim
semiaa (@) doc holliday (ci) dediğim ne:)
doc holliday (ci) semiaa (@) düşünüyorum değil de.. zannediyorum desen kabul edebilirim:)
:)
sana sorayım bak
semiaa (@) doc holliday (ci) evet?
doc holliday (ci) semiaa (@) kanun der ki
doc holliday (ci) semiaa (@) bir yerden bişi çalarsan hırsızlıktır
doc holliday (ci) semiaa (@) di mi?
semiaa (@) doc holliday (ci) evet
doc holliday (ci) semiaa (@) bankaya girip 10 trilyon çalarsan
hırsızlık suçunu işlemiş olursun
cezası 2 yıldan 5 yıla kadar hapistir
ve eger silahla felan etmemişsen 2 yıl yersin
anladın mı bunu
semiaa (@) doc holliday (ci) evet
doc holliday (ci) semiaa (@) gece cocugun ateşlendi.. cebinde 2 lira var...
ölecek die korkuyosun... gidip eczane vitrinini kırıp elini
uzatıp 4 liralık ateş düşürücü hap çalıyorsun
cezası 2 yıldan 5 yıla kadar
gece işlediğin için 2 yıl 6 ay yersin
işte sana kanunun adaleti
kanunlar adaleti temin edemez
kanunlar adalet dagtıcıya düzenli olması için yolda şerit çizgileri
ve işaret levhaları görevi görür
semiaa (@) doc holliday (ci) hımm
iyide ikinci örnekte mecburi bi durum var:)
doc holliday (ci) semiaa (@) değil
mecburi duruma kanun ıztırar hali der
ve ıztırar hali için
can ve namuz tehlikesinden bahseder
sen dersen ki burda can sorunu vardı
savcı der ki
gidip hastaneye yalvarsaydın
ya da kaymakamı bulsaydın
yeşil kart alsaydın
imkan varsa ıztırar yoktur der
semiaa (@) doc holliday (ci) demekki kanun adil konmamış:)
doc holliday (ci) semiaa (@) hah
böyle senin gibi düşündükleri için
kanunların dibine girmişler zamanla
ve hala giriyorlar
olabildiğince çok örneği kanuna sıgdırmaya calışmışlar
ve adalet dagıtması gereken yargıcı düşünmesi gerekmesinb
şablonu koyup uygun gelen deliği karalasın demişler
bu ise kendini ifade edemeyen
derdini anlatamayan
fırsat bulamayan
avukat tutamayan
o şablona kendi resmini denk getiremeyenlerin "haksız" ceza
almasına
o kanunları "iyi bilenlerin" paçayı yırtmasına yol açmış
işte avukatlık senin gibiler yüzünden süper bi meslek
beyaz insan adaletidir bu
gücün adaleti
ulaşabilene adalet
okuyabilene
görebilene
oysa adalet
farkında olmayanın düşürdüğü cüzdanını akşam evine
göndermek olmalı
ve bunu kanun edemez
"vicdan eder"
semiaa (@) doc holliday (ci) kişinin insafına mı kalmalı ?
vicdan
standartlaşabilecek bişi diil ki.
doc holliday (ci) semiaa (@) adalet standart olamaz
standart adalet
semiaa (@) doc holliday (ci) kadı sistemine mi dönmeli?
doc holliday (ci) semiaa (@) i.neliktir
semiaa (@) doc holliday (ci) :)))
doc holliday (ci) semiaa (@) düşünelim
adam birinin agzını burnunu kırıyo komalık ediyo
standart adalet der ki
ceza ver
ceza verilir para cezasına dönüşür genelde
günlüğü 30 liradan
6 ay ceza alsa 5 milyar eder
sadam trilyoner
5 milyar ne ki?
şimdi sen buna ceza mı vermiş oldun?
baska örnek
aynı vakadan yola çıkalım
paraya cevirmedin
yatacaksın dedin
beni içeri atsan 5 ay
ben 5 ayda zarar ederim
işim batar
e kopuk ali beni komaya soksa
lan zaten aç
içerde hiç değilse karnı doyacak
semiaa (@) doc holliday (ci) :)
doc holliday (ci) semiaa (@) sırf bunun için eden var
hangisi adalet
semiaa (@) doc holliday (ci) paraya çevirlebilip
çevrilememe de standart olmalı:)
doc holliday (ci) semiaa (@) :)
semiaa (@) doc holliday (ci) yada diyelim
adam ödeyemeyecek durumda

doc holliday (ci) semiaa (@) milyarlarca ihtimali kanunlara yazıp
semiaa (@) doc holliday (ci) 5 bin lirayı
doc holliday (ci) semiaa (@) hatta bu ihtimalleri bi prgrama yükleyip
insanlara bilgisayarlar yargılamalı o halde
en standart işi bilgisayar yapar
semiaa (@) doc holliday (ci) :)
o kadar da diil tabe:P
doc holliday (ci) semiaa (@) ne kadar peki?
ölçüsü ne?
semiaa (@) doc holliday (ci) zor soru.
ölçü belirlemek: )
doc holliday (ci) semiaa (@) :)
semiaa (@) doc holliday (ci) en baştan düşünürsek konuşmayı
uygulayıcının adil olması gerektiğini söylüyorsun.
e bende uygulayıcı diilmiyim:P
doc holliday (ci) semiaa (@) hayır
öyle bişi demedim
adaleti uygulayıcı dagıtır dedim
uygulayıcı adil olmalı demedim
aynı şey değil farkedebiliyo musun:Ç)
semiaa (@) doc holliday (ci) bide aradaki farkı görebilseydim:)
doc holliday (ci) semiaa (@) uygulayıcıya benzin pompası diyelim
ben diyorum ki
adaleti benzin pompası dagıtır
sen diyosun ki.. benzin pompası adildir dedin
dagıtımdan bahsediyorum
onun özünden degil
onun özü konu değil
adaletin nerden dagıldıgı konu
gene anlamadın di mi:)
semiaa (@) doc holliday (ci) :)
"adalet dağıtmak"
ne o zaman
doc holliday (ci) semiaa (@) yaw kardeşim
birinin yemeks ervisi yapması ile
o yemeks ervisi edenin lezzetli bi yemek olması aynı mıdır
yemek dagıtan diyorum
dagıtıcı yemek diyosun
semiaa (@) doc holliday (ci) :))))
e aslında
en temelinde bende öle kastetmişim:)
bu açıdan bakarsak :)
doc holliday (ci) semiaa (@ ) adalet dagıtıcının adil olması başka bişidir
öncelikle opnun adalet dagıtılan yer oldugunu anlaman lazım
sonrasında onun vasıflarını konusursun
uygulayıcı adalet dagıtır diyorum
ben de uygulayıcıyım diyo
komedi gibisin
arka sıradn bi seramik ustası el kaldırıp "benim de adım
kitapta uygulayıcı" geçiyo dese napcaz?
semiaa (@) doc holliday (ci) ahahhahaha
çok güldüm
ben bunu bloğa atıcam
bu sohbeti:)
doc holliday (ci) semiaa (@) at da kavramlar karşısında düştüğün çaresizliği görüp
görüp ağla arada
doc holliday (ci) semiaa (@) hani derler ya
doc holliday (ci) semiaa (@) kedi..
doc holliday (ci) semiaa (@) 40 gün aglamış:)
semiaa (@) doc holliday (ci) hı
semiaa (@) doc holliday (ci) neye ağlamış?

doc holliday (ci) semiaa (@) haha

17 Eylül 2010 Cuma

TÜRK USULÜ İZDİVAÇ
Adam kaldırımın ucunda beni bekliyordu. Orta boylu, ince yapılı, kazağını omuzlarına atmış, elini kot pantolonun dar ceplerine sıkıştırmış halde. Sakince park ettiğim arabamdan inip yanına gittim. Gülümsedi. İlk intiba önemlidir. Gülümsemeli tabi. Çok rüzgar esmese bende bana söylendiği gibi (“öyle suratsız durma işyerindeymişsin gibi, az gülümse”) gülümseyebilirdim belki. Küçük ince parmaklı elini uzattı, neredeyse benim elim kadardı elleri, dostça bir el sıkışmanın ardından kafeye yürüdük. Yaşından küçük görünüyordu, sakalları ve az kalan saçlarının çoğu kırlaşmış olmasına rağmen, belki yüzündeki muzip ifadeden kaynaklanıyordu, belki bu beyaz halin onda gümüşsü bir ışık yaratıyor oluşundan. Otururken, ne istersin diye sordu nedense, uzunca bir yoldan gelmiştim aslında sıkışık bir haldeydim. “tuvalet isterim” dedim. Gülümsedi, oturduk. Ben ayağa kalktım, içeri doğru yürürken tuvalet olması muhtemel yerin pek virane girişinden içeriyi tahmin ettiğimden hemen vazgeçtim. Gerisin geriye dönerken adamın hala kaçmamış olmasına şaşırarak, yanına oturdum. Çaylarımız gelmişti, hayli rüzgarlı bir İstanbul ikindisi, yağmur yağdı yağacak terkar, gri bulutlar yüklü, boşaltacaklar yüklerini üzerimize, karşıda marmara huzursuz, kıpır kıpır. Adam konuşmaya başladı. Efendi birine benziyordu bahsedildiği gibi. Kısa hayat hikayesini anlatırken birden telefonu çaldı. Canı sıkılmış bir bakışla baktı önünde duran telefona, eline aldı, sevimsiz huzursuz “hayır evde değilim ben. Dışardayım. Umut evde. Sonra ararım seni” deyip kapadı. Aslına benim cevap verdiği telefonlar için bir açıklama yapmasını gerektirmeyecek bir kadın olduğumu biliyormuydu, farkındamıydı, yada nasıl bir tepki vermemi istiyordu bilmiyorum, ama kapatırken gözüme ilişen isimden, konuşurken ki halinden çoktan eski eşi olduğunu anlamıştım. Gülümsedim ve birşeyler söylemesine fırsat vermeden “hissetti galiba” dedim. Savunma kaleleri düşmüş, gülümsedi. İtiraz etmeden “galiba”dedi ve kaldığı yerden anlatmaya devam etti.
Bu yaklaşık iki saat kadar sürdü. Bu arada üşüdüğüm için ve oda üşüyüp titremeye başladığı için, kalktık ve görece daha sıcak bir yerlere oturduk. Ancak ikimizde sigara içtiğimizden kapalı bir alana giremedik ve güzelce bir dondurmacının bahçesinde kahve içmeye devam ettik. Sürekli konuşuyordu ve konuşurkende yüzüme ve bedenime alıcı gözle bakıyordu. Bu durum bir hayli şaşkınlık vericiydi, kendimi üzerinde afilli bir elbise olan bir vitrin mankeni gibi hissediyordum, camekanın öbür ucundaki adam küçük oğluna bunu alıp almaması gerektiğini düşünüyor gibiydi. Utanmasa elini uzatıp sağını solunu çekiştirmeye kalkacaktı sanki. Ara ara duruyor, soluklanıp gülümsüyordu. Sanki benden bir karşılık bekliyordu onaylama yada yadırgama. Tam da bu anlarda ben başımı çeviriyordum aklımdan geçenleri anlayacak diye, yada kahveme bir şeker daha atıyordum gereksiz sessizliği “çok acıymış bu bir şeker daha atayım” lüzumsuz cümlesiyle bölerek. Beklediği buna benzer bir şey olmadığından devam ediyordu. En son sustu, artık tüm hayat hikayesi bitip son yıllara geldiğinde. Yüzüme baktı. Konu ile ilgili birşeyler söylemek zorunluluğu içinde rahatsız “hayat … zor tabii..” dedim. Sabrına hayran bırakacak birşekilde gülümsedi yeniden. Sonra açıkça güldü.
“tüm bu konuşmanın üstüne sadece bu kadar mı söyleyeceksin? Hayat zor?”
“evet.. yani.. şey.. ne demeliyim ki?”
Burada kızmasını hayal kırıklığı içinde surat asmasını yada somurtup umutsuzlukla hadi kalkalım demesini bekliyordum. Ama tam tersine gülümseyişi hiç bozulmadan adımı mırıldandı sesli, bu seferde masadaki bir tatlı çeşidi imişim gibi baktı. Bu şekilde bakması tabiki tanıştırılma usulümüze, adet ve göreneklerimize aykırıydı ama hatırlatmayı gereksiz bulduğumdan sustum.
“eğer hayatının böyle iyi olduğunu düşünüyorsan ve kafanda bir evlilik fikri yoksa bunu sürdürmeyelim. Ama düşüncen tam aksiyse ben seninle görüşmek ve seni daha fazla tanımak isterim.”
İşte her ortayaşlı kadının hayali, beyaz saçlı prensi, karşıma geçmişti, Ah dedim içimden.
“Cogito Ergusum” diye mırıldandım.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Lan dedim hayır dedim, böyle saçmalık olmaz olsun dedim, açlık, sigarasızlık, önümde uzayan giden gönlümü kabartan deniz, hemde karasından kapkaradeniz, nasıl uysal gel bana diyor sok ayaklarını önce, sonra tamamen sağaltayım seni sularımda, her duyum keskinleşmiş, bıçağa dönüşmüş haldeyim, lan dedim yine, ama beriki sallamadı hiç beni, çipil suratsız suratını eğdi sadece gözkapaklarını kırpıştırıp terli tişörtün yapıştığı sırtını döndü gitti. Gerisin geride kaldım, mahalleye giden yokuş yolun başında, biri gelse biri geçse herhangi biri fark etmez, yakasına yapışacağım, vay diyeceğim gözünün üstünde neden kaşın var adi insan, allah yarattı demiyeceğim.. Öfkeden yumruklarımı sıkıyorum, yanaklarımı dişliyorum içerden, ağız boşluğunun denk geldiği bir yerden, nasıl gider, lafımı dinlemeden etmeden, ayaklarımı toprak yola sürtü sürte inmeye devam ettim. Yer yer gözlerim kararsada, toprağa çamura bulana bulana, ilerledim, ha gayret. Bu kızgınlığı güzel bir dövüş paklar. Aşağıda şehir merkezinde kime sataşsam esaslı bi kavga çıkarabilirim bu saatte. Hele akşam üstü ilçenin pezoları yurtdışından getirdikleri tazelerin başındadır. Otellerin önünde volta atıyorlardır. Tazeler içerde. İlk burada yaparlar kariyerlerinin girişini. İyi olanlar terfi ederler. Yeniler için gelenleri vardır sırf. İyiler batıya gider. Kötüler doğuya. Kimi burada kalıp yaşamını içselleştirir. Otel odası onun kendi alanı olur. Sahile in. Biraz yürü. Nefes al. Dönecek. Yine lafını söylersin. Yutman gerekmiyor hiç birşeyi. Şeytanda diyor ki çek git. Bırak bu güzelim dağları, şu ıpılık denizi, bırak da nasıl bırakacaksın. Şöför Osman çıktı geldi birden önüme. "Pek dalgınsın doktorum" dedi gevşek ağzını büze büze. Hay senin doktoruna itoğlu dedim içimden. Kafamı salladım kaşlarım çatık. Yürüdüm. Gittim. Gidilemeyecek hayatımdan.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Söyle bana çok mu matah bir yaşamın varki kaybetmekten bu kadar kaygı duyuyorsun? Şu geçen yıllarına bak. Ne zaman mutlu olduğunu hissettin? En son ne zaman sadece kendi istediğin şeyi yaptın? Çok genel geçer kabul görmüş yargıları delip geçiyorsunda herkesin ucundan azıcık kendine yontabileceği kurallarda titizleniyorsun. Düşün. Ne için bu kaygın? Zaten eninde sonunda kaybedeceksin. Yaşamının sahibi değilsin! Sadece bir zaman diliminde tanıklık ediyorsun sana verildiği kadarına. Kimi ötesi sanır kendini, kral olabileceğini yada fahişe, yada her ikiside, yada bir katil olabileceğini sanır. Elimizde kalan yanlış tanıklıklarımız sadece. Eninde sonunda kaybedeceğin. Yaşamının tek gerçeği. Söylesene bana neden bunu kaybetmekten bu kadar kaygı duyuyorsun?

13 Ağustos 2010 Cuma

nezera viridula

Üçgündür o böcekle yaşamaya başlamıştım. Gecenin ortasında elimde kitabım küçük salonun neredeyse yarısını kaplayan orta sehpanın etrafında yürürken, aniden açık balkon kapısından girivermişti. Orta büyüklükte ve yeşildi. O yüzden belki diğerlerinden daha az rahatsız edici bir görüntüsü vardı, hızla girdi, ve sanki tüm hedefi oymuş gibi tavan lambasının helejonik kıvrımlarına teğet geçerek etrafında dönmeye başladı. İlk gece durumu umursamadım. Nasılsa er yada geç dışarı çıkacaktı, pencereden ya da balkon kapısından daha cezbedici bir ışık bulacaktı kendisine, hiç olmadı, gecenin daha ilerleyen vakitlerinde yakacağım halojen lambanın ters duran ışık ve ısı dolu çanağının gizemine ilerlerken yüksek ısıda kavrulacaktı. Acımasızca ama gerçek. Hayat acımasız bir şeydir zaten. Diğerlerini umursamamıştım, bunu neden umursayacaktım. Yinede o gece halojeni yakmadım. Yeşil böcek lambanın etrafında uzunca bir süre döndükten sonra kendine yemek masasının kenarında bir dinlenme yeri edindi ve sonrada masayı minik ayaklarıyla uzun uzun keşfe koyuldu. Bense onu unuttum. Ertesi gün akşam olmak üzere iken kanatlarının sesi ile hatırladım, hala orada idi. Bir günden fazla yaşayacağını düşünmemiştim. Bu içimde tuhaf bir merak duygusu uyandırmıştı. Genelde evde ikamet eden canlılar, iki menekşem bir ne olduğunu hiç bilemediğim ilk günlerdeki güzel küçük çiçekleri kısa sürede döküldüğünden sadece yeşil yuvarlak yapraklarıyla kala kalan bitki, çok sayıda balık ve iki su kaplumbağası, bir kaç haftadan uzun yaşamamışlardı. Yeşil böcek dişli çıkmıştı, 24 saatten fazladır uçuş hızına bakılırsa enerjisinden birşey kaybetmemiş halde devam ediyordu. Huzursuzca oturdum. Kapının yanındaki kanepenin üstüne geçti. Uzun yolunu azimle katetmeye başladı. Neden uçmuyor diye düşündüm. Belki kanepeyi tanımak istiyordu ve bunu sadece üzerinden uçarak yapamaycağını düşünüyordu. Bu yüzden de bedeni ile orantısız derece de zayıf iplikçiklerden oluşan bacaklarıyla pek zorlu bir yolu bitirmesi gerekiyordu . O kanepede pek oturmadığımdan huzursuz olmayarak halojeni yakmadım yine. Nasılsa ertesi güne kalamazdı. Ancak ertesi gün akşam olup lambayı yaktığımda tanıdık kanat sesi ile dönüp durmaya başladı yeniden. Bu sefer çok olduğunu düşündüm. Evi onunla paylaşmak istemiyordum, bencilce bu 75 metrekareyi kendime sadece kendime kurmuştum, en azından bu kadar minik bir canlıyla paylaşmayı hiç düşünmüyordum. Neyle beslendiği kafamda daimi bir soru işareti olarak kalacaktı büyük ihtimal, üçüncü güne beslenmeden nasıl ulaşabildiği. Uzunca bir süre lambanın etrafında döndü, rahatsız edici kanat sesi kesilmeden. Sonunda sinirlendim ve evimde yaşatacağım hayvanın en azından köpek yada kedi gibi daha kolay iletişim kurabileceğim bir cins olabileceğini sesli olarak söylerken halojeni yaktım. Muhteşem sarı ışığı ile halojen odayı doldurup sıcaklığı ile etrafına ısı yayarken yeşil böcek halojene doğru uçtu. Ama düşündüğümden daha zekiydi, bu zekayı fiziken neresinde barındırdığı meçhulsede döndü, döndü ama halojenin tam üstüne yaklaşmadı. Kenardaki kitaplığın en üst rafına konup bir süre gezindi. Yayılan yüksek ısının kaynağını keşfetmekle meşgul gibiydi. Sanırım bulmuştu da, eve istenmeden gelen misafirlerin en zekisi olarak uçmadan halojenden uzaklaştı ve köşedeki camın ince perdesine konarak bir süre durdu. Ama işte üçüncü gündü, ve heran o berbat kanat sesiyle yeniden uçmaya başlayabilir, daha kötüsü tembel tembel orta sehpanın üzerine yaydığım yiyecek ve içeceklerimden yararlanmaya kalkabilirdi. Hatta bunlardan birinin içine düşüp debelenmesi ihtimali de vardı ki , bu sonuçta ondan kurtulmam demek olsada bu debelenme anının benim için çok travmatik görüntüleri hafızama uzun süreli kazınabilirdi. Akıllıydı. Kabul etmeliydim. Ona göre davranmalıydım. Ve yalnız günlerime geri dönmeliydim. Yada onunla yaşamaya alışmalıydım. Kendimi yorgun ve kararsız hissediyordum. Birşey yapacak gücüm yoktu, hava çok sıcaktı, durmadan üfleyen fan bir işe yaramıyordu, banyodaki küvette soğuk suyun içinde yaşamaya özeniyordu insan sadece, ve yeşil böcekle ilgili düşündüklerimin acımasızlığı yüzünden kendimi kınayarak gözlerimi kapattım. Hafif bir uyku fanın esintisine aldırmadan beni örttü.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

"Herkes ilgi ve şefkat bekliyor" dedi ablam, yarı uyarı yarı tavsiye kaygılarıyla. "Annem, zaten çok yorgun ve yılmış bir halde, abin zaten bildiğin gibi, çocuklar, benim kız dört gözle seni bekliyor, bana bile sen teyzem gibi değilsin o ikimize de eşit davranıyor deyip duruyor. Tek tek herkesle ilgilenip şefkat, özel ilgi göstermen gerek."
Topu topu 4 gün. 4 kişiye bölünürse gün başına bir kişi. Durun, bugün sadece anneme ilgi göstereceğim. Onun sorunlarını dinliyeceğim, çözüm önerilerimi sunup, onun yap dediklerini yapacağım. Yinede tüm bunların altında kalmış ve çaresizlikten bunalmış olmasına rağmen annem, "gelme istersen, sonra gelirsin ne diye geleceksin bu kadar az zaman kalmış işte" diyor, sadece duymak istediğimi düşündüğü şeyi söylüyor, kendimi rahatlatabilmem için, her zaman hep yaptığı gibi, anne böyle birşey değilmidir zaten, feda etmek. Yaşamadım. Sadece sen yaşa diye. Yaşadım, seni de yaşatabilmek için, bu yükün altında kalmaman için.
Kızımın kokusunu duyacağım ya, dünya umrumda değil, sarılıp küçük bedenine, küçük burnundan öpeceğim, isterse yıkılsın herşey, orada yada burada bin tane sorun olsun, olsun, ne olursa olsun.