4 Şubat 2014 Salı

   Yorgun muyum? Tam tersine fazla dinlenmiş olabilirim. Hiç birşey düşünmeden, hissetmeden, şubatın soğuk günlerini tüketiyorum sadece. En derin konuşma, annemle "hava bugün daha soğuk" ile "güneş vurduğu yeri ısıtıyor aslında" cümleleri arasına gidip geliyor. Sabahları genelde dağın arkasından sıcak, insanın içini ısıtan güneş arka balkondan eve vuruyor, sonra bulutlar güneş yükseldikçe onu yakalamaya çalışıp toplaşıyorlar ve en son ikindi vakti, göğü tamamen kapatmış oluyorlar. O zaman keskin bir soğuk tüm evi kaplıyor ve kızımla beraber pencerelerden biri açık mı kalmış kovalamacasına başlıyoruz. Terastan aşağı doğru. Doğru yanıt, hiçbiri. Dönüş yaklaştıkça sabah ormanın içinde uyandığım yanılsamasını yaratan bu pencereyi özleyeceğimi düşünüp dağa doğru ilerleyen yola ve etrafında sıralanan ağaçlara bakıyorum. Buralarda çocukluğum geçtiği için mi hissettiğim bağ? Belki. Ya da sadece Toprağa duyulan özlem.

31 Ocak 2014 Cuma

Birşey hatırlamıyorum diye düşündü kadın. Bir zamanlar buradaydı, bu ırmağın kenarında, tam da denize döküldüğü noktada, taşların üstünde ağır, hüzünlü bir konuşma. Yinede hatırlamıyorum. Belki denizin, dalgalı olduğunu ve soğuk bir sonbahar günü olduğunu. Dalgaların sahildeki iri taşlara vuruşu kendini. Kadın oturuyordu. Adamda galiba. Denizin kurşuni rengine bakıp içi üşüyordu, ve korkuyordu gelecekten. En çok bunu hatırlıyordu o ana dair. Belirsizliğin korkusu. Kendini savrulmuş hissediyordu. O an ki halini ve ilerleyen günleri düşününce gülümsedi kendi kendine. Keşke geleceğe dair bir ipucu olsaydı da o kadar mutsuz hissetmeseydi kendini. Kendi yoksunluğuna acıdı. Yinede hatırlamıyordu. Ne adamın kim olduğunu, nede konuşmalarını. Sadece sıradan bir ayrılık sahnesi gibi geliyordu, oysa hayatının devamına bakınca başka birşeyler olması gerektiği fikrine kapılıyordu. Bir daha çok uzun yıllar bu kente dönmemişti. Ve Bu ırmağın küçük kollarından birinin geçtiği vadideki eve de.

28 Ocak 2014 Salı

Kış. Günlük rutinlerine ara verip, kendini annenin ılık, pencerelerinden deniz taşan evine bırakmak. İş kaygısı, Yetişme kaygısı, bir yerler geç kalma kaygısı. Bütün bu sakinliğe birde grip eklenirse, alt kattaki yumuşak kanepeye uzanıp günboyu, hafif ateş ve arada ıhlamurlar eşliğinde kendini bırakmak, daha güzel bir ara olabilir mi. Kuzumun zamane ergenlerinin dinlediği müzikler eşliğinde attığı çığlıkları bir yana koyarsak derin bir sessizlik hali, kuşatan, şefkatli sessizlik. Yanımda dizdiğim kitaplarla sarıldığım battaniye. (Elektrikli battaniye sevgili etkisi yapar, elektirikli olmayan?) Herşeyi usulca ertelemek.

12 Ocak 2014 Pazar

Sevgili telve,
Hayat bir bumerang misali insanı ileri doğru savurup sonra da sert bir u dönüşüyle gerisin geriye çarpacağın ilk çıkış noktana döndürüverirken, vertigodan mı, gripten mi bilinmez, kanepeme çakıldım kaldım. Ne diyorsun diyor yaşlı bir teyze. Ne diyeyim? Ne diyorsun yani? Ne bileyim. Ben ne dediğimi biliyormuyum. Bırak konuşayım. Sen hem duyma, hem anlama hemde ben konuşmuş olayım. Olmaz mı ki.

9 Ocak 2014 Perşembe

Olayın bokunu çıkardım desem yeridir. Yıktım psikolojiyi eyledim viran, kaptırdım kendimi tayinle gidiyorum aman. Önce sakin bir şekilde buralardan gideceğimizi  anlatmaya kalktım kıza. Kaygıya dönüşmesin, aman sarsılmasın etmesin derken onca tasarlanmış cümlelerin ardından kendimi youtube eşliğinde "burdan gidek ürgüpe göçek" şarkısını söylerken parmaklarımı şıkırdatırken buluyorum. Kızım sakince yüzüme bakıyor, ve bu keyifli halime hayra yorduğundan olsa gerek sessizce ve pek içten "galiba değişiklik iyi gelecek" diyor.

23 Aralık 2013 Pazartesi

   Kadının sesi telefonda "hastayım" diyor. Bense  sesin bu kadar canlı çıkabilmesine şaşırıyorum yine. Pazar günü bezginliği tüm bedenimi sarmış, kendimi koltuğa bırakmış uyukluyorum. Arada evin rutin sesleri kulağıma herşey normal diyor, çıtırın şakıması, kızımın koşturması, televizyonda bitmek tükenmek bilmeyen politik tartışmalar. Yorgunum. Hiç bitmek bilmeyen bir yorgunluk hissi. 
"Yürüyorum. Bazen dört beş saat"
Gece rüyamda yürüdüğümü görüyorum, karadeniz otobanında, bir ilçeden diğerine, bir yanımda gri karadeniz, diğer yanımda ormanlık dağlar, ıssız yolda saatlerce yürüyorum, sonunda küçük bir bakkal görünüyor, içeriye girip birşeyler alıyorum. İçerdeki küçük kız bana buralara özgü bir içecek veriyor, saklamış, sadece dışardan gelecek biri için, gülümseyip alıyorum, içmeden bir sonraki ilçeye doğru yürüyorum. Dağlar, deniz ve bomboş uzun yolda arada geçen tek tük arabalar. Ne kadar yürüyeceğimi bilmeden. 

9 Aralık 2013 Pazartesi

O zaman üşüyordum ve sokağın kıyısında bir yerde durmakta olan adama bakıyordum. Adam paltosunun yakalarını kaldırmış, beklediği her neyse umudunu yitirmiş, çatık kaşlarıya boynuna sardığı atkıya nefesini vererek ısınmaya çalışıyor gibiydi. Bense artık ısınamayacağıma emin olarak yoldan geçen arabalara bakıyor, boş bir taksi bulamayacağımı bile bile bekliyordum. Yürümek istemiyordum. Oysa gideceğim yere yirmi dakikada yürüyebilirdim, ve bu saçma bekleyiş yirmidakikadan çok daha fazladır sürüyordu. Donmuş parmaklarımı cebimin içinde oynatarak gökyüzüne baktım. Soğuk beyaz bulutların tamamen kapladığı sakin bir gün ortası. Neden bu kadar soğuk. Beynim vücuduma komut vermeyi reddediyor, bana bile direniyordu. Hadi söyle ayaklarım kımıldasın. Ayaklarını oynat de.
Çok sonra önümde duran arabanın aralanan camından tanıdık bir yüz belirdi. Adıma bir de hanım ekleyerek bana seslenen sürücünün ne dediğine aldırmadan kapıyı açtım ve kendimi içeri attım. Adam bana baktı, kendimi sokaktan, soğuktan kurtarabildiğim için yarım bir gülümseyişle. Arabanın içindeki sıcaklığın oturduğum koltuğun yumuşaklığının etkisiyle bilincim tekrar bulanmış olarak kendimi "taksi bulamadım" diye mırıldanırken buldum, yüzüm sızlıyordu.