12 Ocak 2014 Pazar

Sevgili telve,
Hayat bir bumerang misali insanı ileri doğru savurup sonra da sert bir u dönüşüyle gerisin geriye çarpacağın ilk çıkış noktana döndürüverirken, vertigodan mı, gripten mi bilinmez, kanepeme çakıldım kaldım. Ne diyorsun diyor yaşlı bir teyze. Ne diyeyim? Ne diyorsun yani? Ne bileyim. Ben ne dediğimi biliyormuyum. Bırak konuşayım. Sen hem duyma, hem anlama hemde ben konuşmuş olayım. Olmaz mı ki.

9 Ocak 2014 Perşembe

Olayın bokunu çıkardım desem yeridir. Yıktım psikolojiyi eyledim viran, kaptırdım kendimi tayinle gidiyorum aman. Önce sakin bir şekilde buralardan gideceğimizi  anlatmaya kalktım kıza. Kaygıya dönüşmesin, aman sarsılmasın etmesin derken onca tasarlanmış cümlelerin ardından kendimi youtube eşliğinde "burdan gidek ürgüpe göçek" şarkısını söylerken parmaklarımı şıkırdatırken buluyorum. Kızım sakince yüzüme bakıyor, ve bu keyifli halime hayra yorduğundan olsa gerek sessizce ve pek içten "galiba değişiklik iyi gelecek" diyor.

23 Aralık 2013 Pazartesi

   Kadının sesi telefonda "hastayım" diyor. Bense  sesin bu kadar canlı çıkabilmesine şaşırıyorum yine. Pazar günü bezginliği tüm bedenimi sarmış, kendimi koltuğa bırakmış uyukluyorum. Arada evin rutin sesleri kulağıma herşey normal diyor, çıtırın şakıması, kızımın koşturması, televizyonda bitmek tükenmek bilmeyen politik tartışmalar. Yorgunum. Hiç bitmek bilmeyen bir yorgunluk hissi. 
"Yürüyorum. Bazen dört beş saat"
Gece rüyamda yürüdüğümü görüyorum, karadeniz otobanında, bir ilçeden diğerine, bir yanımda gri karadeniz, diğer yanımda ormanlık dağlar, ıssız yolda saatlerce yürüyorum, sonunda küçük bir bakkal görünüyor, içeriye girip birşeyler alıyorum. İçerdeki küçük kız bana buralara özgü bir içecek veriyor, saklamış, sadece dışardan gelecek biri için, gülümseyip alıyorum, içmeden bir sonraki ilçeye doğru yürüyorum. Dağlar, deniz ve bomboş uzun yolda arada geçen tek tük arabalar. Ne kadar yürüyeceğimi bilmeden. 

9 Aralık 2013 Pazartesi

O zaman üşüyordum ve sokağın kıyısında bir yerde durmakta olan adama bakıyordum. Adam paltosunun yakalarını kaldırmış, beklediği her neyse umudunu yitirmiş, çatık kaşlarıya boynuna sardığı atkıya nefesini vererek ısınmaya çalışıyor gibiydi. Bense artık ısınamayacağıma emin olarak yoldan geçen arabalara bakıyor, boş bir taksi bulamayacağımı bile bile bekliyordum. Yürümek istemiyordum. Oysa gideceğim yere yirmi dakikada yürüyebilirdim, ve bu saçma bekleyiş yirmidakikadan çok daha fazladır sürüyordu. Donmuş parmaklarımı cebimin içinde oynatarak gökyüzüne baktım. Soğuk beyaz bulutların tamamen kapladığı sakin bir gün ortası. Neden bu kadar soğuk. Beynim vücuduma komut vermeyi reddediyor, bana bile direniyordu. Hadi söyle ayaklarım kımıldasın. Ayaklarını oynat de.
Çok sonra önümde duran arabanın aralanan camından tanıdık bir yüz belirdi. Adıma bir de hanım ekleyerek bana seslenen sürücünün ne dediğine aldırmadan kapıyı açtım ve kendimi içeri attım. Adam bana baktı, kendimi sokaktan, soğuktan kurtarabildiğim için yarım bir gülümseyişle. Arabanın içindeki sıcaklığın oturduğum koltuğun yumuşaklığının etkisiyle bilincim tekrar bulanmış olarak kendimi "taksi bulamadım" diye mırıldanırken buldum, yüzüm sızlıyordu.

26 Kasım 2013 Salı

Saçmalıklar perisi iş başındaydı. Çok yorgundum. Ne zamandır gelmeyen yağmur nihayet gelmişti ve tuhaf bir yoğunlukta koşturarak birşeyleri yetiştirmeye çalışıyordum. Geç kalıyordum.
"Zaten çok geç kaldım. Herşeye."

Bazen olmayabiliyor. Yürümeyebiliyor hayat. Bırak. İş yerinde adam, yaptıklarımı nasıl karıştırabildiğime ve bu kendi yarattığım çözümsüz durumu nasıl çözebildiğime şaşırarak bakıyor. "İyi buldun ha" diyor. Hayatımın nasıl bir debelenme hali olduğundan habersiz.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Aynı günde ikiden fazla arkadaşımı görerek kendi tarihimde bir sosyalleşme rekoru kırdıktan sonra, eve gelmiştim ki hacivatla karşılaştım. Ekranın beyaz perdesine yansımış "gönlüme bir eğlence/karagözüm/ iki gözüm" demekteydi. Bense kırmızı kanepeme yayılmış, günü düşünmekteydim. Sabah tanıştığım "bekaranne"nin yaşadıklarıyla, bu tuhaf devasa metropolde kurmaya çalıştığı yaşam. Yeni gelenle gitmek üzere olanın karşılaşması. Kadın o kadar hayat dolu, kıpır kıpır ve canlıydı ki. Kendi ölgünlüğümü hissettim. Şehir, iyi şeylerin üzerinden buldozer gibi geçen devasa bir makina. Bu tuhaf yalnızlığı kırabilmek için buluştuğumuzda bile nefessiz kalabiliyoruz. Öyleyse kapansın perde sevgili hacivat. Karagözü bulmaktan umudunu yitirmiş, hem hacivat hem karagöz olmaya debelenmekle ömrü tüketelim.

7 Kasım 2013 Perşembe

" ..Ama Goethe'nin son sözleri aslında Mehr licht! (biraz daha ışık!) değil, Mehr Nicht! (İstemem Artık) oldu."
"Kitap mı okuyorsunuz" dedi oda arkadaşım. İş yerinin loşluğunda gözlerimi kaldırıp, tozlu dosyaların arkalarında bir yerlerde görünen ve odaya geleli henüz bir iki hafta olmuş olan iş arkadaşım "hangi kitap?" diye devam ettirdi.
"Göte öleyazıyor" dedim. "Hı?" dedi, şaşırmış, yanlış birşeyler duymuş gibi irkilerek. Son bir umut anlam verebileceği bir söz söylerim diye devam etti, "kim yazmış?"
"thomas bernhard" dedim. Sessizlik devam etti.
Böylece biraz daha ışıkla, biraz daha hiçlik arasında kaldık gitti.