12 Ekim 2011 Çarşamba

Servade’nin telefonda sesi kıpır kıpırdı, “bilmiyorum, ne hissedeceğimi, ne düşüneceğimi, çok garip hissediyorum kendimi” diyordu. Müfide ilgiyle “neden? Ne oldu ki?” dedi. Bir an ikiside sustular. Müfide merakla “yoksa?... hayrolsun, anlatsana” dedi. Bu imayı biliyordu Servade. Birden sesi soğudu, uzaklaştı, artık ne anlatsa Müfide’nin anlayamayacağını, kendine ördüğü dev halkanın içinde hapsolduğunu düşündü. Kendi payı da vardı Müfide’nin bu halinde. Kızmadı bu yüzden, “dervişin fikri neyse zikri de o olurmuş”diye mırıldandı. Müfide, 40lık genç kız, kıkırdadı, “Haklısın” dedi mahçup.


Oysa yazma serüvenleri karşılaştırmıştı onları. Servade günlerce uzun uzun anlatırdı romanının karakterlerini, ne olup bittiğini hiç anlatmazdı, sadece kişilikler üzerine konuşurlardı. Müfide’nin küçük evinde, çay ve sigara eşliğinde sabahlamışlardı kaç kere, esasoğlan’nın bıyıklarına, uzun zayıf yapısına, kuzenlerinden biriyle çocukluğunda yaşadığı tuhaf istismar hikayesine kadar her ayrıntısını konuşmuşlardı. Servade ana karakter üzerinde konuşurken kendinden geçer, heyecana kapılır, odanın ortasını neredeyse tamamen kaplayan orta sehpa etrafında dönerek volta atarken Müfide onu sessizce dinler sonra basit bir soru ile bütün herşeyi değiştirebilecek bir fikir ortaya atardı. Böyle anlarda Servade alıp başını giderdi hızla, Müfide bunu hiçbir zaman kabalık olarak algılamazdı, gitmesi ve yazması gerektiğini, yalnız kalıp bunları düşünmesinin önemini bilirdi. Bunun dışındaki dostlukları Servade’nin yaşça küçük olmasına rağmen Müfide’ye yaptığı ablalıkla geçerdi, hayatına ilişkin eleştiriler yada tavsiyeler. Bir gün Servade yalnızlığının iyice sivrilttiği dişilikten uzak sesiyle Müfide’nin evlenmesinin ne kadar elzem bir durum olduğunu söyleyerek ve acımasız gelecek tahminleriyle düpedüz Müfide’yi incitecek kadar sert bir konuşma yapmıştı. O güne kadar bu ihtimali hiç düşünmemiş olan Müfide birden bu karamsar gelecek tablosu karşısında korkuya kapılmış, sanki herşeyi kendi elleriyle inşa etmiş olan kendisi değilmiş gibi, bir anda esecek kuvvetli bir rüzgara kapılıp dağılacakmış duygusu içine iyice yerleşmişti. Sonrasında birkaç ufak tefek olay, günlük sıradan sendeleyişler korkuyu kuvvetlendirmişti.

Servade romanın son sayfalarına geldiğinde,tuhaf bir ağırlaşma hissetmişti, zamanın akışı, bedeninin ve ruhunun yorgunluğu gün geçtikçe, sayfalar ilerledikçe ağırlaşıyordu, neredeyse yarattığı karakterlerin gerçek, yaşadığı dünyanın kurgu olduğuna inanmaya başlamıştı, evden çıkmadan uzun günler geçiriyordu, yinede ancak bir yarım sayfa kadar yazmış oluyordu, kendine kızmamaya akışına bırakmaya çalıştıkça bocalayışı artıyordu. Bir akşam Müfide aramıştı onu, hayatında biri olduğunu, ne hissettiğini, heyecanla, bir solukta ve şaşkın bir halle anlatmıştı. Bunun kendi dışında tüm kadınların başına gelebilecek bir durum olduğuna neredeyse emin olan Servade gülümseyerek arkadaşının bu hoşluk haline kendini bırakışını dinlemişti.

Şimdi telefonda “haklısın” diyen sese karşılık içinde bir kayıp hissi yaşıyordu Servade, romanını tamamlamıştı, yıllarca uğraştığı emek verdiği, düşündüğü, hayal kurduğu, neredeyse çocuğu haline gelmiş romanı bitmişti, ve yanıbaşında kendisini en çok duyabilecek seslerden biri bunu ıskalamıştı işte. Neden. Sarhoşluğun hissizliğimi. Kadınlığın kodlarına yerleşen bu vıcık vıcık duygusal hal. Kendini tuhaf hissediyordu. Telefonu kapattılar sıradan vedalaşma sözcükleriyle.

6 Ekim 2011 Perşembe

Bu gerçek dışı oyunun parçasıydık ikimizde. Biliyorduk, ve oyunu kendimizce genişletiyorduk. Köprünün kıyısında durmuştuk bir öğlen. Geçecektik. Çünkü yaşam bizi yalnızlaştırmış, omuzlarımıza ağır yükler bırakmış, sınavımızı zorlaştırmıştı. Öyle mi düşünüyorduk, düpedüz inkar edişimiz vardı bir de bunu, işte herkes kadar diye geçiştiriyorduk,  ara ara ilk kez bir aynayla karşılaşan kedi gibi pençemizi sırlı cama vurdukça aksimizle karşılaştığımızı anlamanın şaşkınlığına kapılıyorduk. Etkileyici olan bu muydu. Sonra tutkuyla kendi "ters" görüntümüze bakıyorduk, hayatın her alanı bize tam zıttını sunmuştu, herşeyin tersini. Zıtlık, terslik içinde serpilip gelişmiş benzer iki ruh.

30 Eylül 2011 Cuma

TÜTÜNSÜZ II

  Yenildim. Kurgularıma yenik düştüm. Hayatımdaki herşeyi öyle şiddetle sorgulamaya başladım ki, tütünün mavi dumanı sarıp loşlaştırsın istedim yeniden. Yenildim. Yine deneyeceğim. Daha yağmursuz bir günde.

Tütünsüz I

           Bu yeni bir yoksunluk krizi daha sadece. Biliyorum. Ne yaşadığımı, ne hissedeceğimi, ne zaman sakinleşeceğimi biliyorum. 29 saati aşmayı başardım. İlk bir kaç saat onbeş dakika da bir geliyordu kriz. 24 saate yaklaştığında düzensizleşti. Her saat başı  mutlaka ama arada uzun dönemli krizlerde. Kriz çok şiddetliyse su içiyorum, biraz faydası oluyor. Bunun dışında çay, kahve gibi içeceklerde aynı şekilde rahatlatıyor. Kriz başladığında kendime olacakları tekrarlıyorum sadece, evet nefes darlığı başlayacak, kalbin hem ağrımaya hem çarpıntı yapmaya koyulacak. Dayanabilirim, bu bir kriz daha sadece, eninde sonunda seyrelecek bir kriz daha, atlatabilirim, sonuncu olmayacak, bitmeyecek, devam edecek, ama atlatılabilir olduğunu göreceğim. Eğer yalnızsam derin derin nefes alıyorum, sanki nevalesiz ciğerlerim yeteri kadar genişleyemiyor, yarım yamalak nefes alabiliyor. Kandaki oksijen seviyesi sanki normale dönmek yerine üçte bire inmiş gibi sürekli bir soluksuzluk hissi. Önemli değil. Ne olduğunu biliyorum, bir yoksunluk krizi daha sadece. Alışacağım. Bağımlı olduğumu, hayatımın sonuna kadar bu tehlike içinde olacağımı, krizlerin şiddetlerinin çok uzun zaman azalmayacağını ama seyreleceğini biliyorum ve kabul ediyorum. Ömrümün son yirmi yılının eşlikçisine veda ediyorum. Kim için kolay olmuş ki benim için kolay olsun. Bir bardak su daha içip yılların koyulaştırdığı tiryakiliğimi seyrelteceğim. Her su damlası ile biraz daha atılacak hücrelerimden, yoksunluk hissim azalacak.

13 Eylül 2011 Salı

   Birden fark ettim ki bütün bir okuma serüvenimin temelinde ki şey, yazma yada bilmeye dair dürtülerin dışında roman okumaktan keyif alıyor oluşum. Üstüne üstlük keyif aldığım şeylerin hızla azaldığı bir çağımda. Şu yada bu nedenle bir romanı elime aldığımda içinde kaybolup gitmek bana keyif veriyor, nedeninden bağımsızlaşıyor. Okuma sürecimi ehlileştirmeye çalıştığım zamanda bile elime geçen roman bir anda günlük ve hatta daha uzun soluklu kaygılarımı dindirip beni uzaklaştırıyor. Öyleyse kaybolmak, hemen, şimdi.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Quasimodo

Başını kaldırıp pencerenin dışında görünen yola baktı. Az aralı bıraktığı pancurlardan evin küçük balkonuna konmuş masanın üzerinde duran yapay çiçeği ile dışarda gecenin ışıkları görülüyordu. Işığı yakmamıştı, karanlığı seviyordu, açık duran televizyonun durmaksızın değişen görüntüsü odayı kah maviye kah kızıla kah sarıya boyuyordu. Gözleri camın önünde duran sallanan koltuğa ilişti. Annesi hep orada otururdu. Sakince sallanırdı oğlunun ona hizmet edişini seyrederken. Şimdi binlerce kilometre ötede dilini bile konuşamadığı bir şehirde hastane odasında yatışını hayal etmeye çalıştı. Nefessiz kaldığını hissetti, kalktı, camı biraz daha araladı. Dışarda sessiz bir gece vardı. Telefonunun çalmasını bekliyordu bir yandan. İçinde ince bir kıpırtı vardı. Hüzne bulanmış, acıklı bir kıpırtı. Kadının gelişini kendi istemişti. İstediğini biliyordu. İnkar etmenin kendisini kandırmanın anlamı yoktu. Yürüdü, kanepesine geri döndü. Nerede otururdu. Sallanan koltuğa oturmamalıydı, önce kendi oturursa buna fırsat olmazdı. Oturdu, huzursuz kıpırdandı, sehpanın üzerinde duran bardağından bir yudum su içti. O sırada telefonu çaldı. Ama kadın değildi arayan. Annesinin yanına birkaç gün önce gitmiş olan Ablasıydı. Sesi soğuk, katı durumu anlatırken sadece mantıklı açıklamalar getiriyordu. Kendini kanepeye daha da gömülmüş hissediyordu. Herşeyden vazgeçmek hiçbirşey yapmamak geliyordu içinden. Durumu kısaca özetleyen ablası telefonu kapattı. Evi sessizlik kaplamıştı. Neden sonra telefon çaldığında kapadığı televizyonu yeniden açtı. Karanlık. Karanlığı seviyordu. Kambur kalktı ve yatak odasına yürüdü. Camı kapattı, kimsenin bilmesini istemiyordu. Kendi günahı olacaktı bu. Kimse bilmeyecekti. Kendi sırrı. Geri döndüğünde televizyonda garip bir görüntü buldu, bir kadın, kırmızı bir elbise ile bir adamın karşısında dans ediyordu. Adamın ara ara ekranda beliren terli yüzü şehvete bulanmıştı, kadınsa son derece rahat ezberlenmiş hareketlerle davranıyordu. İçi sıkıldı yeniden. Bir bardak su daha içti. Beklediği telefon bir türlü gelmiyordu. Sırtını kaşıdı, belkide gelmeyecekti.


Gelmeyebilirdi, ona vaadettiği hiçbirşey yoktu, bir ilk dışında. Kadın onun ilki olmak istediğini söylemişti, sadece bu kadar istiyordu, asla ötesi olmayacaktı zaten, günlerce bunu konuşmuşlardı. Kambur ona kimseye bir şey hissetmediğini, hissedemeyeceğini açıkça söylemişti, bu yüzden kadının ondan birşey beklemeyeceğine emindi. Bunca beklentisizliğine karşın Onu istiyordu. Onu kendisinin de istediği gibi salt bir kerelik bir dokunuş olarak istiyordu. Bekledi. Yıllarca beklemişti aslında. Asla daha ileri gidemeyeceğine emin olarak beklemişti. Bedenini sevmemişti hiçbir zaman. Bir kadının bu bedeni sevmeyeceğine emindi. Başka şeylere sahipti sevilecek. Herkesin bu yüzden ona yaklaştığına emindi. Kambur gözlerini yola dikti. Belkide telefonu çaldırmadan gelirdi. Oysa bu kadın sevilecek şeylerinden habersizce sadece bedenine ilgi göstermişti. Sırtının büyük çıkıntısına bile. Dokunmak ve okşamak istediğini söylemişti defalarca. Tedirgin, korku ve istek içinde dinlemişti Kambur Onu. Bazen Kadın anlatırken korkusunu bastıran erkekliği kendisini tamamen sarhoş edip sanrılar içinde rahatlayana dek bırakıyordu kendini. Bu anlar sıklaştığında daha fazla karşı koyamayacağını hissetmişti içgüdülerine. Kadını istiyordu. O gece ilk telefon gelmişti Uzaklardan. Annesi bir trafik kazası geçirmişti, durumu ağırdı, babası bekliyordu ama daha henüz ona göstermemişlerdi bile, üstelik ikiside gittikleri ülkenin dilinide kendi ana dilleri dışında hiçbiri dili de bilmiyorlardı. Çaresizlik, yalnızlık iliklerine kadar hissettiği isyan duygusu. Aynı şeyi babasının da hissettiğini , üstelik apar topar gitmek istese de bir yığın bürokratik engelin gidişini günlerce erteleyebileceğini biliyordu. Oysa hep orda olurdu annesi, ne zaman istese annesi varolurdu, şefkatli, güzel, onu gerçekten seven ve sevecek olan tek kadın. Şimdi kendisi kapana kısılmış gibiydi, elinden bir şey gelmiyordu.

Birkaç gün sonra kadın onu aradığında gelmek istediğini söylemişti. Karşı koyamadı. Annesinin durumu daha iyiye gidiyordu, hala yoğun bakımda olmakla birlikte solunum cihazından çıkarmışlardı, ciğerleri tek başında çalışmasada hala, daha iyiydi, ablası yanına gidebilmişti ve artık çok daha kolaylaşmıştı herşey. Gel demişti. Ve şimdi, bekliyordu, korkuyla, titreyerek ve kendini bırakmak isteyerek tamamen.

Kadın sessizce pencerenin önünde durdu. Ev bir apartmanın giriş katındaydı. Kambur içerde onu bekliyordu, Karanlıkta bir gölgenin kıpırdadığını fark etti, Kambur cama yaklaştı yavaşça. Sonra ikiside uzaklaştılar, kapıya doğru ilerlediler. Kambur tereddüt içinde kapıyı açarken kadının son derece rahat haliyle kendini kanepeye bırakışı izlediği filmin bir sahnesi gibiydi. Korkusu yeniden boğazını kurutmaya başlamıştı, ama sehpaya uzanıp bardağını alamıyordu, ayakta durmuş kalmıştı, oturamıyordu, nereye oturacağını bile bilemiyordu. Kadının gülümseyerek kendisine baktığını biliyordu, hiç konuşmamışlardı, artık konuşmak istemiyordu. Sıkıntıyla sallanan koltuğuna yürüdü. Oturdu. Güzel ince bacaklarını açıkta bırakan gri dar bir etek giymişti kadın, sokağın ışığı boylu boyunca bu bacağı aydınlatıyor, yukarıya doğru artan kıvrımlar loşlukta kayboluyordu. “Yanıma gelsene” dedi Kadın sadece. Yanına oturdu. Ne yapacağını bilmiyordu. Kadının kolları boynuna dolandı ve yüzünü kendi yüzüne çekti. Kambur bütün bedeninin titrediğini duyumsayarak kadını öpmeye başladı, bedenini isteklerine bıraktı, sadece erkekti, dokundu, okşadı, keşfetti ve zamanı geldiğinde kadın sessizce yardım etti ona. Titremesi hiç geçmeden bedeninin kendini kaybedişini her hücresinde hissetti. “İçindeyim” dedi sadece. Kadının ince hafif parmakları sırtındaki devasa çıkıntıyı okşuyor, tırnaklıyor, bedeni bu yabancı dokunuş karşısında sıkıntılı, haz içinde, kaybolup gidiyordu.

Kadın gittikten çok sonra sabahın erken saatlerinde telefonu çaldı. Arayanın kadın olduğunu düşündü ilk, yatağının içinde yorgun, kımıldamak bile istemezken aramaması gerektiğini tekrarladı kendine, açmayacaktı, ama nedense telefonun ekranında beliren isim başkaydı, ablasıydı arayan. Huzursuz eline aldı telefonu.

“Annemi yeniden solunum cihazına bağladılar. Enfeksiyon kapmış. Durumu ağırlaştı”

İnce bir sabah ışığı donuk yarı kapalı pancurundan içeri doğru sızıyordu.

28 Ağustos 2011 Pazar

SALÂH BİRSEL II

 Şiirin İlkeleri'nden :

 "Fikir ve sanat adamlarının en uluları öyle buyurmuş: Şiir açıklanamaz.

O ünlü Fransız yazarı Jean Cocteau şiiri tarif pahasına şairi Tanrının huzuruna çıkartıp ta Tanrıya tren kazalarının nasıl açıklanabileceğini sorduğu vakit Alem Yaratıcısının
- Tren kazaları açıklanmaz, hissedilir.
 yollu cevabı kendisini son derece memnun eder.

Denilebilir ki bu tarz bir anlayış şiiri en az yüzyıllar boyunca karanlık bir ormanda sürüklenmeğe götürmüştür.

Hayır şiir açıklanabilir."