4 Mayıs 2011 Çarşamba

"Aşk iki kişilik bir mevsimdir." Bir mayıs akşam üstünde içilen çay. Geçici bir ısınma halidir, hayata, kendine, şehre. Başına olmadık işler açılma ihtimaline kendini teslim ediştir, gözlerini kapayıp hissedebilmektir, müziği, rengi, ve sigaranın tadını yeniden keşfetmektir. Aşk övgüdür yaşama, aklın ve ölümün olumsuzlanmasıdır.

14 Nisan 2011 Perşembe

Şimdi burda olmakla gitmek arasında ki anlamsız çelişkinin beni hissizleştirmesine izin vererek kanepemde uzanıyorum. Sevdiğim basit, sakin bir melodi yayılıyor odaya, içimde incecik bir sızı. Uyandığım rüyadan kalma. Karman çorman şekiller, az bildiğim, çok iyi tanıdığım yada daha önce yüzünü bile görmediğim bir sürü insanı gördüğüm, kabusa kaçan, sıkıntılı rüya, tuhaf mekan. Mekanlar hep tuhaf olur rüyalarımda. Evler, birbirinin içine geçmiş odalar, labirentimsi koridorlarla doludur, tuhaf balkonları, gotik camları olan, insanın  kendini bir oyunun içinde hissettiği, gerçek olmadığını bildiği ama bu haliyle keyif veren. Uzundur görmediğim bir arkadaşın loş, geniş odalı evindeydim rüyamda, ev sahibi arkadaşım, annesi, annesinin neşeli şişman arkadaşları ve sarışın hoşça bir kadın olan kız arkadaşı da evdeydi. Odalarda gezip duruyordum, duvarlarda bir sürü yarım kalmış  şekil, resim, garip fotoğraflar vardı. Birkaç balkona çıktım, ama dışarısı hiç görünmüyordu, soyutlanmış havada asılı kalmış gibiydi ev, dış manzarası yoktu. Arkadaşım birşeyler anlatıyordu uzun uzun, kız arkadaşı ilgiyle dinliyordu, ben ilgiyle duvardaki şekillerden birine bakıyordum, aslında bir yerlere geç kalıyordum, çıkmam gerekiyordu, ama ev sahibinin tamda çok anlamsız bir anda çıkmaya niyetlendiğimi ima eden tavırları yüzünden çıkma anımı kestiremiyor, kıvranıyordum. Niye sonra anne ve şişman arkadaşları gülüp, 18'lik gençkız neşeleri ile oldayı doldurdular, bana birşeyler sordular, , hala evden çıkmam gerektiğini düşünüyordum ama bu seferde böyle keyifle sohbet eden anneyi bölmekten korkuyordum. Nihayet anne ve arkadaşları da çıkarken fırsatını bulup bende çıktım, ama dışarısı tamamen yabancı bir semtti, otoyol ve devasa köprülerin olduğu, çok büyük binalarla bomboş kaldırımlarla dolu. Yürüdüm. Kızımı bir yerlerden almam gerekiyordu, ama almam gereken okul binasını bulamıyordum, kaygı ve sıkıntıyla insansız sokaklarda yürüyemeye devam ettim, gittikçe artan geç kalmışlık duygusuyla.  Uyandığımda kanepemde uyuyakalmıştım, gece yarısını çoktan geçmiş saat, halojen lambanın gereksiz net aydınlığı içinde yorgun düşmüş bir halde.

27 Mart 2011 Pazar

Herkesin anlayamadığı birşeyler vardır. Bazı şeyleri de anladıklarını düşünürler. Pazar sabahı, bugüne has erken vakti. Yorgunluk mu, yılgınlık mı yoksa hızlıca gelen bahar mı. Gökyüzünün mavisi, Otoparkın ağaçları, İnsan olmaya dair, az da olsa ne kaldıysa pencerenin dışında. Hala yitirmeme ihtimalimiz olanlar. Çoktan yitirdiklerimiz. Bulutlar gelecek. Bulutlar ince sızılı yağmurlarını üzerine bırakacak. Hemen değil, yavaş bir ölüm bırakacak üzerine. Seviyormusun ki hayatı? Bir akşam vakti, bir sahil kenarında ballı çay içtiğin adam, şimdi yaşıyormudur ki? Bütün ailesi yakın zaman dilimleriyle kansere yakalanmıştı. Kendisi ise amfizem koah yüzünden yatağa bağlı yaşamıştı uzun yıllar. Ama seviyordu hayatı yinede. Sırayla tüm yakınlarının acılı ölümlerine şahitlik etmişti. Hepimiz birşeylere şahitlik ederiz. Tökezler, nefessiz kalırız. Ama doğrulur devam ederiz. Doğamız mı bu? Ama işte, Martın son günleri, bahar, hep  merak ettiğin, sabaha karşı şarkısına başlayıp seni sevinç, şaşkınlık ve hüzün içinde bırakan kuşun adını bile radyoda tesadüfen öğreniyorsun. İşte bahar, yeniden doğma hali, ağır kasvetli geçen kışın ardında, taze. En azından öyle olması gerekir. En azından ansızın varlığını hissettiren güneşin içinde bir yeniden doğuş hissi uyandırması gerekir. Gerekmeyenler? Herkesin anlayamadığı birşeyler vardır. Benim anlayamadığım bir sürü şey var.

27 Şubat 2011 Pazar

Önce kanun vardı. Ama yeteri kadar anlaşılamaz olduğu için tebliğ çıktı. Fakat tebliğ,olur da daha anlaşılabilir kılması bir yana, herşeyi çorbaya çevirip, birde işin içinden çıkılmaz bir hale getirdiği anlaşılırsa, bir iki bakanlar kurulu kararı ile eksik gedik giderilebilirdi. Olmadı sirküler çıkartıp "bak bundan bunu anlamanız gerekiyor" denebilirdi. Yinede terslik çıkarsa,  tümü 10 yıllık bir geçici kanun maddesi ile tersyüz edilebilirdi. Sonuçta hiçbiri, hepsi, çözülemez bir yumağa dönüştü ve onlardan anlayabilecek hatta uygulayabilecek insanlar gerekti. Bu yüzden sınavlar yapıldı. Bir sınav, iki sınav, üç sınav. Yeterlilik, yetkinlik, yemin ederim ki herşeyden anlarımlılık. O da olmazsa hendekten atlarım sınavı konabilirdi. Ben atlayamazsam deve bulur onu bile atlatırımlılık hatta. Saat sabahın beşi. Kapat gözlerini. Bir kere daha bu cümleyle bitir. Kutsanmış kazanç sahibi olmak zordur. Kutsanmış kazanç sahibi olmalarını sağlamak daha zordur. Yinede kapat gözlerini.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Kendi içeriklerimden yoksundum evet. Gidiyordum ama zaten, anlamı kalmamıştı. İşte tam da o sırada işaret parmağımının ucundan, tırnağıma dikey bir parallelikle hani köşesini az almak için mi ne, kesiverdim. Bu haliyle çok derin olmamakla birlikte geniş bir yüzeyi yara haline getirdim, ve ne kadar canım yandığına şaşırarak bantladım yaramı. Bu tıpkı sigaranın dumanından tam da derin bir nefes çekmişken yutkunmak zorunda kalmak gibi bişiydi, ağzım dumanla doluyken küçük dilimin usulca nefes borumu tıkaması ile yemek boruma yol açması. Oysa olması gereken tersiydi. Parmaklar var oldukları şekilleri ile ergonomiktirler, kesmeyiniz. Gereksiz biçimlendirmeler çok can yakıcı oldukları gibi aynı zamanda verimli kullanılmalarına engel teşkil ederler. Üstüne üstlük yeni aldığınız bıçağın fazlaca keskin olduğunu farketmeyişinizle beraber ekmeği dilimlerken böyle talihsiz bir dilim de parmak ucunuzdan kesiverdiğinize inanmayacak aşırı mazoşist yapınızı takdir eden bir çevreniz varsa, daha ciddi sıkıntılara da yol açabilir. Ama en can alıcı nokta bu bantlı parmağınızı artık klavyede kullanamayacağınızdan kalan dokuz parmakla idare etmenin bütün ilham perilerinizi kaçırtacak kadar sizi yavaşlatmasıdır. 6 gündür bloğa yazmamanın çok uyduruk bahaneleri. Ama cidden acıyor.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Büyüdün mü artık çocuk? Yoksa 20 yıl önceki gibi mi kaldın?

11 Şubat 2011 Cuma

Herr Mannelig Herr Mannelig mi vorrei sposare?

Sonra dedim ki herr manneling, herr mannelig mi vorrei sposare?, O da dedi ki "de get dağ trolü seni, ne evlenicem senlen hıristiyan bilem değilsin sen" Oysa ben ona kredi kartı borçlarım, bankadaki eksi bakiyelerimi vaadetmiştim ve tabii ki tam bir adanmışlık. Kanmam sana, aidiyetinde sorun var senin dedi. Evet vardı, tamam da mülk Tanrı'nındır sadece bir kere, ben kendi bedenimin sahibimiyim ki? Değilsem eğer, nasıl olurda benim olmayan birşeyi bir başkasına adayabilirim?