31 Ocak 2017 Salı

Kırkbeş dakikadır üç metre gidebilmiş olan dolmuşta, inecek var deyip kapıyı açtırınca kendimi kar suyu erimiş yol kenarında buldum. Şimdi önümde çıkılması gereken karla kaplı yokuş, elli santim karın orta yerinde incecik açılmış bir yürüyüş yolu duruyordu. İnsanlar uzunca süredir yürüdüklerinden yorgun, soğuktan üşümüş, sürekli kayma tehlikesi ile cebelleşmekten bıkkın bu ince patikada birbirlerine yol vererek ilerliyordu. Konvoya katılıp ucundan yavaşça çıkmaya başladım. Ama bir noktada sert bir yükselti vardı ve "eyvah kayacağım" dememe kalmadan düşmeye başladım. Bu küçük zaman diliminde yere yapışma tamamlanmadan kolumdan bir el sanki küçük bir poşetmişim gibi elli sekiz kiloma rağmen beni rahatça havaya kaldırıp bıraktı. Başım, yüzüm her tarafım sarılı olduğundan nedense kafamı çeviremeden yeniden adım atmaya ve tabii ki yeniden kaymaya başladım. Bu sefer el tekrar kolumdan tuttu, yine kaldırıp, çıkmaya debelendiğim yükseltiye çıkardı. Teşekkür ederim diye geveleyerek ama kim diye bakamadan ilerlerken yavaşça hayatta her debelenişimde beni kaldıracak bir el olsa diye düşündüm. Zorlandın mı. Hop. Aştın gitti.

7 Aralık 2016 Çarşamba

Bir an gitme fırsatın olduğunu fark ediyorsun. Daha büyük bir şaşkınlıkla  "gitme" eyleminin artık senin için o kadar kolay olmadığını da. "Neden düşünüyorsun ki? sen orada mutsuzsun". Mutsuzum. Bu kilometrelerce öteden bile o kadar belliyken yorgunluğum mu beni duraklatan. Ya da umut etmenin hırpalayan sessizliği. Bana umut verme İstanbul!.. canımı yakma.

18 Kasım 2016 Cuma

  Güzelim yüzünde göz yaşları incecik bir yol bırakarak yanaklarından süzülürken, "ama seni o kadar beğeniyordum ki, sen olmak istiyordum anne. şimdi böyle hissetmiyorum" diyor. Sarılıyorum. Tabii ki böyle olacak tatlım diyorum. Büyüyorsun, benden farklı tercihlerin, isteklerin, tarzın olacak. Herkes senin yaşlarında ebeveynini eleştirmeye başlar. Evet beni beğenmeyeceksin, bu gelişimin bir parçası, doğal olan."
"ama söylermisin, birşeyi benim kadar istersen yapmak için herşeyi göze almazmısın şuan?"
"bilmiyorum. yaşlanmanın getirdiklerinden biri de hiçbirşeye çok fazla istek duymamak. senden farklı olarak yoğun duygular hissetmiyorum hayata karşı."
Yüzüme bakıyor anlamaya çalışarak. Ne kadar sinir bozucu bir anne olduğumu düşünüyorum içimden. İnsan böyle bir anneyle nasıl sağlıklı bir çatışma yaşayabilir ki. Evin içi ile dışı bu kadar farklı olursa nasıl kendimizi uzaylı gibi hissetmeyebiliriz ki.

3 Kasım 2016 Perşembe

     İnsan kendini bazen ölesiye kayıp hisseder. Kaybettiği kişi mi, duyguları mı, zaman mı. Her şey uzak bir geçmiştedir, ve elinden hiç bir şey gelmez.

21 Ekim 2016 Cuma

Diş ağrım evre atlayıp baş ağrısına dönüştüğü aylarda bir gün, şiddetli bir baş ağrısından serseme dönmüş halde eve gelip, daha fazla bu şekilde devam edemeyeceğimi fark edince bir doktora gittim. Neylersin ki Aile hekimi değil dişçiye gitmem gerekiyordu. Aile Hekimi yaşlı amca, baktı ve olumsuz bir cık cıklamayla acilen dişine baktırman gerekiyor dedi. Sessizce antibiyotiğini yazarken elime tutuşturdu anlamsız numaralara bakıp, içimden burada yazdığınız ilaçların hiç biri yok, ya eczacı amca kafasına göre ilaç verirse ne olacak diye düşünsemde çıktım. Dişçiye gitmeliydim.

22 Ağustos 2016 Pazartesi















Eski büyük şehir alışkanlıklarımın bir parçası olarak, sokağın ortasında durup yanındakini indiren, hatta  sürücü koltuğundan inip bagajdan valiz çıkaran amca, bir de inen orta yaşlıca hatunla sohbete başlayınca yorgunluk, gerginlik halinden kornaya basıverdim, hiç sevmediğim halde. Adam hiç acele etmeden sağa park etti, ama sağda iki araçlık  boş yer varken, ve bende nasılsa diğer yere park ederim diye niyetlenmişken, amca körlemesine girip tek başına işgal etmişti. Yüzümde nasıl bir ifade belirdiyse inen kadın karşı kaldırıma geçmiş ve bana bakıyordu, "oraya mı park edeceksin" dedi rahat. Böyle sanki uzak bir akrabammış, teyzem yada halammış edasıyla. Sonra adama bağırmaya başladı.
"azcık öteye park etsene kaç kişilik ora! yanaş yanaş!"
Bütün sinirim yerini sıcak bir gülümsemeye bırakırken, adam kadının direktifi doğrultusunda yanaşmaya çalışıyordu. Kadında devam ediyordu, "Köyden fasulye getiriyordum, 10 kilo vardı belki, bırakmışız öbür arabada unutmuşuz"
"ya.. tüh tüh.."
"ya, şimdi inince bi baktım ki yok.. öbür arabada unuttuk kesin. o kadar da canım çıkmıştı toplayana kadar.. onu tartışıyorduk inerken"  Gülmekle  üzülmek arasında kalmıştım, bir iki vahlayıp, adamın bıraktığı yere park ettim. Adam hala bagajda, açık arka kapının derinliklerinde fasulyeyi arıyordu.