11 Temmuz 2016 Pazartesi
Bütün bunların dışında kalmak istiyordum. Mesela, zamansız yağan yağmurun. Yazın en sıcak günlerinde bile birden bulutlar toparlanıp bir kaç gök gürültüsünün ardından hızla yağabilir. Bu iyi seçenek. Kötü olan nemin gittikçe arttığı ikindi vakitlerinde, nefes alamadan cama bakakalmak. Sonra şehrin ne gerek varsa her tepesine yazılmış adı. Bekle ve martıların sesini dinle. Gözlerini kapat. uzundur işe gelmemenin cezası, terfi sayılabilecek, sana kalırsa angarya yüklemesi. Bu haberi bahşeden kıdemli meslektaş, koltukta dönüyor pek ciddiyetsiz bir halle. "ya. öyle mi." deyişimi o kadar ilgisiz buluyor ki bir başkası tekrarlattırıyor cümleyi.
3 Temmuz 2016 Pazar
2 Temmuz 2016 Cumartesi
Hava sıcak. Biliyorsun işte, nemli yapış yapış haziran sonu. Temmuz başlamış bile olabilir, farkında değilim tarihin bir süredir. Hep aynı şeyleri yaptığımdan mı, yoksa zamanın son bir kaç aydır değişik bir durağanlığa bürünmesinden mi. Okumaya çalışıyorum ama o da istikrarsız gidiyor pek. Bir o tarafa bir bu tarafa atlayıp hiç bir şey yapamıyorum aslında. Eve gelen çiçek yavaşça soluyor. Sakince.
28 Mayıs 2016 Cumartesi
21 Mayıs 2016 Cumartesi
Otelin iki odalı dairesine hapsolmuş, yatak odasına niyetine döşenen kısmında yatağa oturmuş tavana bakıyordum. Bir, iki ve üç. Biri mesaj atıyordu. "otelden çıktın mı?" hayır tabii ki. "birşeye ihtiyacın var mı?" Bir dönem bir grup insan "senin için uygun olan.." diye başlayan cümleler kurardı. Şimdi de "bir şeye ihtiyacın va rmı" diye soruyorlar. Neye ihtiyacım olduğunun farkında değilim. İyi olmadığım kesin. Ne istediğim, ne olması gerektiği ya da bugünün günlerden ne olduğunu karıştırmaya başladım. Sanki aynı sabah hep tekrar ediyor. Uyanıyorum, balkona çıkıp acele bir sigara içip tekrar yatağıma dönüyorum. Uyuyakaldığım yataktan kapının tıkırtısı ile uyanıyorum yeniden. Otel görevlisi abla, elinden kocaman bir kahvaltı tepsisiyle bana gülümsüyor, tepsiyi elinden alıp teşekkür ediyorum. Her sabah aynı kahvaltıyı, meyve suyu, sahanda yumurta bir kaç çeşit peynir zeytin ve simit, iştahla yiyorum. Günün tek öğünüymüş gibi. Sonra yeninden balkon ve sigara. Tüm bunların zamanın sonu yada başlangıcı olduğunu ve hep böyle süreceğini düşünüyorum. Sanki olağan akışında bir yere birşey takıldı ve süreklilik arzetmeye başladı tek bir gün. Otel, güzel ışıklandırılmış bir oda, kahvaltı balkon ve sigara. Hala sigara stoğumun bitmemesinden dışarı çıkmak zorunda olmamanın rahatlığıyla uyuyorum. O çekmeceyi açışımda hep aynı sayıda paketi duruyor görüyorum. Oysa balkonda ki paket bitiyor ve ben aynı çekmeceden yenisini açıyorum. Neden azalmıyor. Bir de telefonlar var işte. Birşeye ihtiyacın varmı telefonları. Belki birilerini görürsem, bunun zamanda bir takılma değil, gerçek bir an olduğunu düşüneceğim. Ama nedense sadece telefonda sesler var, ve ben umutsuzca sigara içiyorum balkonda. Kahvaltıyı izleyen saatlerde otelde çalışan bir kaç abla gelip temizlik yapıyorlar ve kahve makinesine üç adet filtre kahve bırakıyorlar. Neden üç. Makineye özel küçük plastik kutucuklar içinde kahveler. İçine atıyorum, düğmesine basıyorum ve öndeki muslukçuktan incecik kahve bardağa dökülüyor. Gerçek olamayacak kadar tuhaf bir görüntü aslında. Her seferinde dökülen kahve miktarı bardağa göre çok az oluyor, ve bir miktar daha su kaynatmak zorunda kalıyorum. Biraz da süt. Süt de azalmıyor buzdolabında. İyi değilim kesin.
5 Nisan 2016 Salı
"Ne okuyorsunuz?" dedi kadın. Yüzüne bakmayı sürdürünce kendi kendine "kırkyedililer" diye mırıldandı. Hiçbir fikri yoktu hangi kırkyediden bahsedildiğine dair. Bu yüzdende konuyla ilgili ikinci bir cümle kurmaktan kaçınarak masanına geçti. Bense biraz önce önüme bırakılmış çayımı yudumlayarak kelimelere gömüldüm. Birazdan gelen anne oğul, masanın önündeki iki rahat koltuğa yerleşip annenin sürekli konuşması başlayana kadar çayımla ve romanımla ilgilenmeye devam ettim. Yeni gelen "danışanlar" gereksiz bir gürültü içindeydiler, anne sürekli yakınıyor, oğul buraya getirilirkenki isteksizliğini sürekli oflama ve puflamalarla ifade ediyordu. Anne benden yana sadece iki kere bakarak konuşmayı sürdürürken, psikolog oğulu gönülsüzlüğüne aldırmayan bir enerji ile arka odaya götürdü. Anne bu sırada sürekli buradaki herkesin tanıdık olduğunu, bilmem ne teyze ile feşmekan teyzeninde tıpkı kendisi gibi olduğu, onlarada rahatça konuşabileceğini söylemiş, beni bu tuhaf açıklamaları ile neredeyse yıldırmıştı. Bana kitabı soran ve daha çok organizasyon işiyle ilgilendiği belli olan kadın anneye hiç müdahale etmeden dinliyor, arada bana bakıyordu. Anne çocuk içeri girdiği anda oğlundan bahsetmeye başlamıştı. Kadınlara karşı fobisi var diye söze başlayıp, oğlunun kadınları aptal ve beceriksiz buluşu ile devam edip , en sonunda aslında bütün bunların müsebibi olan kocasına geçmişti. Evet, kocası bütün kadınların aptal beceriksiz, sırf yemek, bulaşık, temizlik gibi işler için varolduğunu düşünen biriydi, hatta onsekiz yıllık evliliğinde olmuyorsa boşanalım bile demişti. Adamla onsekiz yıldır evlisin ve adam böyle düşünüyorsa bu düşüncede bir katkın olduğunu düşünüyormusun diye sormak geldi içimden. Bunun yerine elimdeki kitabı çantaya koyup cep telefonumla oynayarak, bir yabancı olarak sizi dinlemeye başladım imajı vermeye çalıştım. Oysa dinlemek aktif eyleminden çok bu anlatıya maruz kalmaktı durumum.
Çocuğu buna maruz bırakıyorsunuz diyordum dostuma. Dostum duymuyordu. Yada sadece öyle öfkeliydi ki ona haksızlık ettiklerini düşündüklerini, herkese karşı kendini sürekli savunma halinden kendini alamıyordu. Yılların sabrı, dayandığı öğreti-ortada iki çocuk var- boşa düşünce çatlamıştı. Sonra o öfkeli kadın sesi. "sana değer vermesem iki çocuğunun kahrını çekmem." Neredeyse kanımı donduran. İki farklı ebeveyn hali. Çocuklar için sana katlanmakla, senin için çocuklara katlanmak.
Sevgili kuzum. Nasıl bir ebeveyn olduğumu sen yazacaksın, ben bilemesemde. Bildiğim tek şey varlığının benim için ne kadar büyük bir mucize oluşu.
Çocuğu buna maruz bırakıyorsunuz diyordum dostuma. Dostum duymuyordu. Yada sadece öyle öfkeliydi ki ona haksızlık ettiklerini düşündüklerini, herkese karşı kendini sürekli savunma halinden kendini alamıyordu. Yılların sabrı, dayandığı öğreti-ortada iki çocuk var- boşa düşünce çatlamıştı. Sonra o öfkeli kadın sesi. "sana değer vermesem iki çocuğunun kahrını çekmem." Neredeyse kanımı donduran. İki farklı ebeveyn hali. Çocuklar için sana katlanmakla, senin için çocuklara katlanmak.
Sevgili kuzum. Nasıl bir ebeveyn olduğumu sen yazacaksın, ben bilemesemde. Bildiğim tek şey varlığının benim için ne kadar büyük bir mucize oluşu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)