Başını kaldırıp pencerenin dışında görünen yola baktı. Az aralı bıraktığı pancurlardan evin küçük balkonuna konmuş masanın üzerinde duran yapay çiçeği ile dışarda gecenin ışıkları görülüyordu. Işığı yakmamıştı, karanlığı seviyordu, açık duran televizyonun durmaksızın değişen görüntüsü odayı kah maviye kah kızıla kah sarıya boyuyordu. Gözleri camın önünde duran sallanan koltuğa ilişti. Annesi hep orada otururdu. Sakince sallanırdı oğlunun ona hizmet edişini seyrederken. Şimdi binlerce kilometre ötede dilini bile konuşamadığı bir şehirde hastane odasında yatışını hayal etmeye çalıştı. Nefessiz kaldığını hissetti, kalktı, camı biraz daha araladı. Dışarda sessiz bir gece vardı. Telefonunun çalmasını bekliyordu bir yandan. İçinde ince bir kıpırtı vardı. Hüzne bulanmış, acıklı bir kıpırtı. Kadının gelişini kendi istemişti. İstediğini biliyordu. İnkar etmenin kendisini kandırmanın anlamı yoktu. Yürüdü, kanepesine geri döndü. Nerede otururdu. Sallanan koltuğa oturmamalıydı, önce kendi oturursa buna fırsat olmazdı. Oturdu, huzursuz kıpırdandı, sehpanın üzerinde duran bardağından bir yudum su içti. O sırada telefonu çaldı. Ama kadın değildi arayan. Annesinin yanına birkaç gün önce gitmiş olan Ablasıydı. Sesi soğuk, katı durumu anlatırken sadece mantıklı açıklamalar getiriyordu. Kendini kanepeye daha da gömülmüş hissediyordu. Herşeyden vazgeçmek hiçbirşey yapmamak geliyordu içinden. Durumu kısaca özetleyen ablası telefonu kapattı. Evi sessizlik kaplamıştı. Neden sonra telefon çaldığında kapadığı televizyonu yeniden açtı. Karanlık. Karanlığı seviyordu. Kambur kalktı ve yatak odasına yürüdü. Camı kapattı, kimsenin bilmesini istemiyordu. Kendi günahı olacaktı bu. Kimse bilmeyecekti. Kendi sırrı. Geri döndüğünde televizyonda garip bir görüntü buldu, bir kadın, kırmızı bir elbise ile bir adamın karşısında dans ediyordu. Adamın ara ara ekranda beliren terli yüzü şehvete bulanmıştı, kadınsa son derece rahat ezberlenmiş hareketlerle davranıyordu. İçi sıkıldı yeniden. Bir bardak su daha içti. Beklediği telefon bir türlü gelmiyordu. Sırtını kaşıdı, belkide gelmeyecekti.
Gelmeyebilirdi, ona vaadettiği hiçbirşey yoktu, bir ilk dışında. Kadın onun ilki olmak istediğini söylemişti, sadece bu kadar istiyordu, asla ötesi olmayacaktı zaten, günlerce bunu konuşmuşlardı. Kambur ona kimseye bir şey hissetmediğini, hissedemeyeceğini açıkça söylemişti, bu yüzden kadının ondan birşey beklemeyeceğine emindi. Bunca beklentisizliğine karşın Onu istiyordu. Onu kendisinin de istediği gibi salt bir kerelik bir dokunuş olarak istiyordu. Bekledi. Yıllarca beklemişti aslında. Asla daha ileri gidemeyeceğine emin olarak beklemişti. Bedenini sevmemişti hiçbir zaman. Bir kadının bu bedeni sevmeyeceğine emindi. Başka şeylere sahipti sevilecek. Herkesin bu yüzden ona yaklaştığına emindi. Kambur gözlerini yola dikti. Belkide telefonu çaldırmadan gelirdi. Oysa bu kadın sevilecek şeylerinden habersizce sadece bedenine ilgi göstermişti. Sırtının büyük çıkıntısına bile. Dokunmak ve okşamak istediğini söylemişti defalarca. Tedirgin, korku ve istek içinde dinlemişti Kambur Onu. Bazen Kadın anlatırken korkusunu bastıran erkekliği kendisini tamamen sarhoş edip sanrılar içinde rahatlayana dek bırakıyordu kendini. Bu anlar sıklaştığında daha fazla karşı koyamayacağını hissetmişti içgüdülerine. Kadını istiyordu. O gece ilk telefon gelmişti Uzaklardan. Annesi bir trafik kazası geçirmişti, durumu ağırdı, babası bekliyordu ama daha henüz ona göstermemişlerdi bile, üstelik ikiside gittikleri ülkenin dilinide kendi ana dilleri dışında hiçbiri dili de bilmiyorlardı. Çaresizlik, yalnızlık iliklerine kadar hissettiği isyan duygusu. Aynı şeyi babasının da hissettiğini , üstelik apar topar gitmek istese de bir yığın bürokratik engelin gidişini günlerce erteleyebileceğini biliyordu. Oysa hep orda olurdu annesi, ne zaman istese annesi varolurdu, şefkatli, güzel, onu gerçekten seven ve sevecek olan tek kadın. Şimdi kendisi kapana kısılmış gibiydi, elinden bir şey gelmiyordu.
Birkaç gün sonra kadın onu aradığında gelmek istediğini söylemişti. Karşı koyamadı. Annesinin durumu daha iyiye gidiyordu, hala yoğun bakımda olmakla birlikte solunum cihazından çıkarmışlardı, ciğerleri tek başında çalışmasada hala, daha iyiydi, ablası yanına gidebilmişti ve artık çok daha kolaylaşmıştı herşey. Gel demişti. Ve şimdi, bekliyordu, korkuyla, titreyerek ve kendini bırakmak isteyerek tamamen.
Kadın sessizce pencerenin önünde durdu. Ev bir apartmanın giriş katındaydı. Kambur içerde onu bekliyordu, Karanlıkta bir gölgenin kıpırdadığını fark etti, Kambur cama yaklaştı yavaşça. Sonra ikiside uzaklaştılar, kapıya doğru ilerlediler. Kambur tereddüt içinde kapıyı açarken kadının son derece rahat haliyle kendini kanepeye bırakışı izlediği filmin bir sahnesi gibiydi. Korkusu yeniden boğazını kurutmaya başlamıştı, ama sehpaya uzanıp bardağını alamıyordu, ayakta durmuş kalmıştı, oturamıyordu, nereye oturacağını bile bilemiyordu. Kadının gülümseyerek kendisine baktığını biliyordu, hiç konuşmamışlardı, artık konuşmak istemiyordu. Sıkıntıyla sallanan koltuğuna yürüdü. Oturdu. Güzel ince bacaklarını açıkta bırakan gri dar bir etek giymişti kadın, sokağın ışığı boylu boyunca bu bacağı aydınlatıyor, yukarıya doğru artan kıvrımlar loşlukta kayboluyordu. “Yanıma gelsene” dedi Kadın sadece. Yanına oturdu. Ne yapacağını bilmiyordu. Kadının kolları boynuna dolandı ve yüzünü kendi yüzüne çekti. Kambur bütün bedeninin titrediğini duyumsayarak kadını öpmeye başladı, bedenini isteklerine bıraktı, sadece erkekti, dokundu, okşadı, keşfetti ve zamanı geldiğinde kadın sessizce yardım etti ona. Titremesi hiç geçmeden bedeninin kendini kaybedişini her hücresinde hissetti. “İçindeyim” dedi sadece. Kadının ince hafif parmakları sırtındaki devasa çıkıntıyı okşuyor, tırnaklıyor, bedeni bu yabancı dokunuş karşısında sıkıntılı, haz içinde, kaybolup gidiyordu.
Kadın gittikten çok sonra sabahın erken saatlerinde telefonu çaldı. Arayanın kadın olduğunu düşündü ilk, yatağının içinde yorgun, kımıldamak bile istemezken aramaması gerektiğini tekrarladı kendine, açmayacaktı, ama nedense telefonun ekranında beliren isim başkaydı, ablasıydı arayan. Huzursuz eline aldı telefonu.
“Annemi yeniden solunum cihazına bağladılar. Enfeksiyon kapmış. Durumu ağırlaştı”
İnce bir sabah ışığı donuk yarı kapalı pancurundan içeri doğru sızıyordu.
10 Eylül 2011 Cumartesi
28 Ağustos 2011 Pazar
SALÂH BİRSEL II
Şiirin İlkeleri'nden :
"Fikir ve sanat adamlarının en uluları öyle buyurmuş: Şiir açıklanamaz.
O ünlü Fransız yazarı Jean Cocteau şiiri tarif pahasına şairi Tanrının huzuruna çıkartıp ta Tanrıya tren kazalarının nasıl açıklanabileceğini sorduğu vakit Alem Yaratıcısının
- Tren kazaları açıklanmaz, hissedilir.
yollu cevabı kendisini son derece memnun eder.
Denilebilir ki bu tarz bir anlayış şiiri en az yüzyıllar boyunca karanlık bir ormanda sürüklenmeğe götürmüştür.
Hayır şiir açıklanabilir."
"Fikir ve sanat adamlarının en uluları öyle buyurmuş: Şiir açıklanamaz.
O ünlü Fransız yazarı Jean Cocteau şiiri tarif pahasına şairi Tanrının huzuruna çıkartıp ta Tanrıya tren kazalarının nasıl açıklanabileceğini sorduğu vakit Alem Yaratıcısının
- Tren kazaları açıklanmaz, hissedilir.
yollu cevabı kendisini son derece memnun eder.
Denilebilir ki bu tarz bir anlayış şiiri en az yüzyıllar boyunca karanlık bir ormanda sürüklenmeğe götürmüştür.
Hayır şiir açıklanabilir."
SALÂH BİRSEL I
"Ben Güzin'i düşünürken
Güzin'in de düşündükleri vardı
İnce inceydi parmakları
Minnacık bir yüzü vardı
Güzin'in aklında
Atlar arabalar
Daha başka erkekler
Başka hayatlar vardı
Güzin'in kedileri vardı
Benim gibi okşanmak isteyen
Ama sevdanın adı geçsin
Güzin kaşlarını çatardı
Güzin masalların da Güzin'i
Şehzadeler Güzin'in şehzadeleri
Bir büyük defter tutar
Güzin'in hayalleri
Ben odada otururken
Güzin'in de oturduğu odalar vardı
Kendisine ait bir yatağı
Kendi uykuları vardı
Yazar : Salah Birsel"
18 Ağustos 2011 Perşembe
Artvin'in yolları taştan
Yok yok, aslında ne kadar korktuğumu kimseye belli etmemeye çalışıyorum. Hayır bir şehir neden bu kadar dik bir satıh üzerine kurulur ki? Yok muydu düzlük bir yer, olmadı kurmayıverseydiler ya? İşte zamane insanları ne akla hizmet sen dağın tepesine şehri kuruver, ondan sonra da böyle uçurumları aş da gel, yüksekten korkma da gel. Olmuyor ki böyle. Hayır birde cesaret dolu benliğimin herkesce kabul ve takdir görmüş halleri var ki ev halkına ya ben o yolda nasıl araba kullanayım pek bir tırsıyorum aslında ben gitmeyeyim cümlesini kurmak mümkün değil.
İlk seferde yolun ve kentin ne kadar dik bir dağa kurulu olduğunu fark etmeyen ben, pek bir hevesle tabii, hemen gidelim diye atlayıvermiştim. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete misali virajları vınlayarak aşan ağabeyim önünde aniden beliriveren ağır kamyonu görünce "hah şimdi kaldık böyle" diye bir inledi önce. Sonra ardı sıra saatte 20 km hızla yol almaya devam ettik. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, birde levhaya baktık ki yarım saat geçmiş ama biz 10 km yol almışız daha. Artvin 50 km. Artvin 40 km. "Sağa çekeyim de sen kullan, bitmez şimdi bu yol" dedi bir hayli canı sıkkın bir halde. Öyle de yaptı. Geçtim direksiyonun başına, sağa baksam uçurum, sola baksam devasa bir dağ, gidiyorum bütün aşklar yüreğimde, arkamdan gelen tırlar bile datlıyorlar bir iki, yasak dinlemeyip solluyorlar. Virajda devasa cüsseleriyle yanı başımızdan hızla geçerlerken sarsılıp titriyor minik araba. Tabii ki ben hız uyarı levhalarına, geçilmez, sollanmaz, sağa sola bakma korkmak istemiyorsan uyarılarına harfiyen uyarak ilerledim. Nihayet bir köprünün başında, bir kavşağın ortasına geldik. Artvin levhası. Işıklardan sağa doğru köprünün devamında dağa çıkan yolmuş meğer Artvin.
Mecnun olsa dönerdi yolundan Artvin.
İlk seferde yolun ve kentin ne kadar dik bir dağa kurulu olduğunu fark etmeyen ben, pek bir hevesle tabii, hemen gidelim diye atlayıvermiştim. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete misali virajları vınlayarak aşan ağabeyim önünde aniden beliriveren ağır kamyonu görünce "hah şimdi kaldık böyle" diye bir inledi önce. Sonra ardı sıra saatte 20 km hızla yol almaya devam ettik. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, birde levhaya baktık ki yarım saat geçmiş ama biz 10 km yol almışız daha. Artvin 50 km. Artvin 40 km. "Sağa çekeyim de sen kullan, bitmez şimdi bu yol" dedi bir hayli canı sıkkın bir halde. Öyle de yaptı. Geçtim direksiyonun başına, sağa baksam uçurum, sola baksam devasa bir dağ, gidiyorum bütün aşklar yüreğimde, arkamdan gelen tırlar bile datlıyorlar bir iki, yasak dinlemeyip solluyorlar. Virajda devasa cüsseleriyle yanı başımızdan hızla geçerlerken sarsılıp titriyor minik araba. Tabii ki ben hız uyarı levhalarına, geçilmez, sollanmaz, sağa sola bakma korkmak istemiyorsan uyarılarına harfiyen uyarak ilerledim. Nihayet bir köprünün başında, bir kavşağın ortasına geldik. Artvin levhası. Işıklardan sağa doğru köprünün devamında dağa çıkan yolmuş meğer Artvin.
Mecnun olsa dönerdi yolundan Artvin.
11 Ağustos 2011 Perşembe
ÇAĞRI
Kendi içine dönmek. Bir başka yerlerden sıyrılıp, kendinden kalanları toparlayabilmek. Parçalarını özenle azar azar biriktirmek. Ne kaldıysa yetinebilmek. "Tutunamayış sefilliktir, tutunmayış ise kaybedenin erdemi." Geçmişine doğru ilerlerken zihnin ayrıntıları kendince yontup düzleştiriyor. Bunun farkında olarak, bu yeni geçmişle başa çıkabilmek. Belki de ne yaşandığının değil, ne hatırlandığının önemi vardır. Belki de gerçek değil, anıdır bizi var eden. An değil, anımsanan. Öyleyse, kapat gözlerini...
25 Temmuz 2011 Pazartesi
DÖNMEK
Uçak henüz uyanmamış şehre indiğinde gözlerimi sarsıntıya açtım, yanımdaki kadın hala uyuyordu, ve bir buçuk yaşlarında ki kızı da kucağından düşmüş ama emniyet kemerine bağlı olduğu için annesinin bacaklarına asılı kalmış halde ağlıyor, sol tarafımda ki adam da hala ekşi bir suratla kaşlarını çatmış huysuz bir yüz ifadesi ile donuk oturuyordu. Elimdeki yarı kabuklanmış yarı sulanmış yara biraz daha sızlıyor biraz daha genişlemiş gibi duruyordu. Kısa aranın sonu. Yorucu, kabul edilmiş mutluluklar, genel geçer eğlenceler ve hızlı bir çalışma temposu ile geçen kısa ara. Çok eskilerden bir dostu yeniden görmek." Biliyormusun istanbula taşındım." Yolları aştım geldim, dağlardan taşkınca geldim. Yoruldum, umutsuzdum. Sabahın beşinde bile berbat bi sıcağın beni karşıladığı şehrin ortasında buluvermek kendini. Umutsuzum, umutsuz, umutsuzsunuz. Hayır, bu aslında umut edilecek bir şeylerin varlığından yoksun olma halini anlatıyor. Umut edebileceğim birşeyler varmı oblomov özentisi hayatımda ki eksikliğinde "umutsuzluğa" kapılayım. Yaşayıp gidiyorum işte, minik goller atıyor hayat bana, bende daha büyüklerinden kurtulduğum için şanslı hissediyorum kendimi. Kadının kucağında ki çocuk gibi. Kendisinden önce uyuyan bir annesi olduğu için şansız, oysa bir çok anne için durum tersidir, ama belindeki kemer hala takılı olduğu için şanslı, bu kucaktan kayıversede bağlı kalacağı için. Taksi ve otobüslere doğru valizleri ile koşturmakta olan yığının arkasından ilerledim, kapının dışında, duraklara yakın bir yerde sigaramı yakarken arkamda çocuğun uykusuz ağlayışı ile kadının sessiz ilerleyişi arkamdaydı hala.
Yine de ne demiş cem baba "Döndüm baba döndüm işte oh be"
Yine de ne demiş cem baba "Döndüm baba döndüm işte oh be"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)